28 Aralık, 2009

Uc gun Uc Gece Noel Kutlamalari

Gecen hafta isyeri, Noel nedeniyle, oldukca haraketsizdi. Bazilari izne ayrilmis, bazilari calisiyor. Karmasik bir durum. Isler de yurumuyor boyle olunca, duruyor.

Sokakta ise bir tatil havasi var. Bazi sabahlar karsilastigimiz ve her zaman gunun temasina uygun kostumler giyen bayan otobus soforunun kafasinda geyik boynuzlari var mesela. Dukkanlar, restoranlar suslenmis. Sadece canli noel agaci satan pazarlar kurulmus. Alisveris merkezleri dolup tasiyor. Herkes bir hediye alma telasi icinde. Ayrica burada, evlerin disini renkli isiklarla doseyip, duvarlarini, bahcelerini suslemek gibi guzel bir gelenek var. Cevremizde bir suru ev bu sekilde suslenmis. Bizde gecen haftasonu, mahallemizdeki suslenmis evlerin fotografini cekmek uzere gece disari ciktik. Komsularimiz, hic bir masraftan kacinmayip evlerini en iyi sekilde suslemeye calismislar. Guzel de olmus. Ozellikle karsi komsumuz bu konuda oldukca iddaali. Haftaicinde arkadaslarimiz, “ya bunlarda birsey mi?” diyerek bizi, diger suslenmis evleri gormemiz icin Thoroughbred Sokagina goturduler.

Karsi komsu

Thoroughbred Sokagindaki evlerin herbiri isil isil suslenmis, bahceleri dekore edilmis. Oldukca kalabalik. Yolu trafige kapamislar. Bazi ev sahipleri, evlerinin onunde sicak cikolata, yiyecekler, hediyelik esyalar satiyorlar. Burada 1-2 saat oyalandik. Teker teker evlerin fotografini cektim. Bizim mahalledeki evler bunlarin yaninda sussuz kaldi.

Thoroughbred Sokagindan

Noel arifesi geldi catti. Sabah ise geldim. Isyerinde kimseler yok. Bizde daha fazla dayanamayip uc gibi ayrildik isten. Bu gece bir arkadasin evine gidicegiz. Orada kutlucaz Noel’i. Benim yine kafamda filmlerden kesip yapistirdigim sahneler: Iste oturucaz, yemek yiyecegiz. Yemekten once dualar edilecek, sarkilar soylenecek. Gerekirse mumlar yakilacak, bir ayin ortami yaratilacak. Hangi film bu acaba? Benim bu filmdeki rolum ne? Onu bilmiyorum. Ancak soyle bir gariplik var. Bize dediler ki “pijamayla gelin”. Kafamdaki Noel yemegi senaryosuyla uyusmayan bir kostum tasarim. “Tamam” dedik, “Pijamayla geliriz.” O yuzden, isten cikar cikmaz pijama almaya gittik. Ben sadece ustume birseyler aldim. Alainni bildigin cizgili pijamadan aldi. Oleg’de uydurdu uzerine birseyler. Kiyafetlerimiz hazir.

Saat aksam 8 gibi ciktik evden, arkadaslara gittik. Eve herkes gelince 15-16 kisi olduk. Guzel yemekler hazirlamislar. Acim. Bir an once yiyelim diye bekliyorum. Dediler “saat 12’den sonra yiyecegiz”, verdiler elimize sarabimizi. Arkadasin cok iyi bir annesi var ve bizi de cok seviyor. Ama biraz cilgin. Arasira yanima gelip, “sarap mi iciyorsun?”, “sarap cok hafif, git orda kokteyl var onu ic”, “dibini gormeyen!?” gibi sozler soyluyor. Ben bu kiskirtmalara gelmemeye calisiyorum tabi Noel Noel.

Once karoke oynadik. Sonra da “sessiz film” oynamaya karar verdik. Iki gruba ayrildik bunun icin. Once gruplar, kendi aralarinda toplanip film, sarki ve televizyon programlarindan olusan bir liste yaptilar. Ardindan oyun basladi. Ingilizce sinirlarinin zorlandigi oyunda Alainni, Oleg ve ben devre disi kaldik. Birde kelimeleri bolerek anlatabiliyorsun. Bu da bana pek eglenceli gelmedi. Ayrica cok acimasizlar. 13 kelimelik sarki adi anlattiriyorlar adama. Anlatma sirasi bana geldi. Kolay birsey sectiler benim icin: “The Proposal” Ama bu da cok kolay. Nasil anlatsam diye tam dusunurken, saat geceyarisi oldu. Herkes sarilip kutlamaya basladi birbirlerini. Boylelikle ben anlatmadan oyun bitti. Yemege gectik.

Yemekten hemen sonra biraz “bozuk” atildi. Nasil mi? Soyle: Arkadasin annesi evin ikinci katindan, asagida ellerini acmis biz fakirlere bozuk para atiyor. Inanisa gore, ne kadar cok para toplayabilirsen, o sene o kadar sansin oluyor. Yerlere sacilan paralari toparlamaya calisiyorsun. Biraz surunuyorsun, biraz kafana bozuk paralar carpiyor ama eglenceli. Sanirim yeterince topladim bende. Ardindan da hediyeler dagitildi. Biz, daha onceden kararlastirdigimiz uzere, birsey almamistik. Buna ragmen arkadasin annesi ve babasi, Oleg’e votka, Alainni’ye sweatshirt, bana da bir sise viski almislar. Guzel bir kutuda. Icinde de ozel bardaklari var. Hediye alip verme olayi oldukca uzun surdu ama bitmedi. Arkadasin annesi ikinci kez ikinci kata cikti. Bu sefer ufak pelus oyuncak hayvanlar atti herkese. Ben bir kurbaga kaptim. Cok guzel bir kurbaga. Biri de elime kopek sikistirdi.

Guzel, eglenceli ve sicak bir gece oldu. Benim oncesinde yarattigim senaryoyla alakasi olmayan bir gece.

Cuma gunu 10 gibi uyandim. Bugun Albert’in kardesinin evine gidicez. Yine Noel icin tabiki. Biraz yiyecek goturmemiz gerekiyor. Hicbirsey de hazirlamamisiz. Oleg ile attik kendimizi sokaklara, acik bir yer buluruz umidiyle. Ama malasef her yer kapali. Neyse, oglen gibi yola ciktik. Albert acik bir restoran biliyormus, yolumuzun ustu. Oradan muzlu, hindistan cevizli ve diyet olmak uzere uc cesit pie aldik. Daha ne olsun. Yarim saatlik yolculugun ardindan evlerine ulastik. Burada Albert’in ailesinden herhalde 9-10 kisiyle tanismisimdir. Anneler, babalar, dayilar, enisteler… Aileyle kaynastiktan sonra gun boyu surecek olan yemege gecildi. Belli bir sofra yok. Herkes istedigi yemekten tabagina biraz alip ayakustu atistiriyor. Peynirli makarna agirlikli bir menu var. Ayrica Meksika mutfagindan cesitli ornekler. Ben pek yiyemedim birsey. Herseyden tatmak, bir “Vedat Milor” olmak istiyorum ama yediklerimden hicbiri guzel cikmayinca motivasyon diye birsey kalmiyor. Bunun yaninda Albert’in ailesinde ciddi bir obezite problemi hakim. Onlari gorunce korkudan da pek birsey yiyemiyorsun zaten. Aksam 6-7’ye kadar yenildi, icildi, sohbet edildi. Ardindan buradan ayrildik ve ikinci Noel kutlamamizi tamamladik. Bitti sanma. Pazar gunu bir Noel kutlamasi daha var.

Cumartesi hediye aramakla ve bulamamakla gecti. Pazar gunu, bu sefer herkes bizde toplanacak ve hediye degis tokusu yapilacak. Bununla ilgili The Office’de bir sahne vardi. Iste oradan hatirladigim kadariyla nasil olacagi konusunda biraz fikrim var. Cinsiyetsiz bir hediye almak durumundayim. Oleg ve Alainni ile birlikte Ontario Mills’e gittik. Tam 5 saat boyunca bakindik. Oleg elektronik bir calar saat aldi. Alainni ise kucagina sigacak buyuklukte, sandik gibi, bir kutu aldi. Icine ayni kutunun bir kucugunu koydu. Onun icine de sarap ve cikolata atti. Ben, hicbirsey. Yarin sabah bakacagim artik.

Pazar sabahi bu yuzden erken kalktim. Victoria’s Gardens’a gittim. Aklimda hicbirsey yok. Bir iki dukkan dolastiktan sonra Body Shop’tan degisik bir tutsu seti aldim. Tutsu cok etkili. Alir almaz bende bir rahatlama oldu. Kullanan da cok rahat olacak, huzur dolacak, eminim.

Herkes yavas yavas gelmeye basladi. Bu arada bu ayni zamanda “Ugly Sweater” partisi. Yani herkes cirkin bir kazak giyip gelecek. Bir pijamadir, bir cirkin kazaktir ben daha fazla uyum saglayamadim. Cokta onemli degil. Fazla kalabalik degiliz. Hafif birseyler yedikten sonra hediye degis tokus olayina gecildi. Olay ozetle soyle: Katilimci sayisi kadar hediye, paketli bir sekilde agacimizin altinda bekliyor. Herkese rastgele bir sira numarasi veriliyor. Ilk siradaki agacin altindan, artik paketini begendigi, bir hediyeyi seciyor ve aciyor. Ikinci siradaki kisi isterse agacin altindan yeni bir hediye secebilir veya, begendiyse, acilan hediyelerden birini calabilir. Hediyesi calinan kisi yeniden bir hediye secmek durumunda. Bu arada, ayni hediye en fazla uc kere calinabiliyor. Buna gore asagidakilerden hangisi yanlistir?

A) Ilk kez oyuna katilan birinci kisi, sadece agacin altindaki hediyelerden birini secebilir.

B) Cam agaci yesildir.

C) Bana IPhone 3Gs cikmistir.

D) Bu oyun Noel icin oynanmistir.

Dogru cevap C, malasef. Ben 7. siradaydim ve acilan hediyeleri gozum tutmadi. Agacin altinda da icinde bir sise oldugu belli 2 kutu ile kitap olmasi muhtemel bir paket kalmisti. Kitabi degil, siselerden birini sectim. Gercektende buyuk bir icki cikti icinden. Daha once hic gormedigim, sari etiketli, bol Almanya bayrakli bir sise. Ancak, benden sonraki biri siseyi caldi. Tekrar hediye secmem gerekiyor. Yine agaca gittim. Bu sefer defteri sectim. Zaten karsimda oturan Traci surekli bana, o paketi isaret ediyordu. Artik nedense? Nedenini paketi acinca anladim tabi. Cunku paketten FIFA 2010 cikti. Boylelikle dogum gunumde hediye edilen FIFA 2009’un ardindan ikinci Playstation oyununu almis oldum. Hala Playstation’im yok. O da olur. Cikan diger hediyelere bakacak olursak, Alainni’nin kutusu cok begenildi. Guzel hediyelerden digeri de subat ayinda Los Angeles’daki bir sovun biletiydi. Bu bilet Maryanna’ya gitti. Oleg’e Baileys + Kahve + Bardak seti kaldi. Alainni, beraber aldigimiz, Oleg’in elektronik saatini caldi. Benim tutsu setinin degeri ise Albert tarafindan daha sonra anlasilacaktir.

02 Aralık, 2009

Kiymali Yumurta

Gecen hafta yoneticimin yoklugundan midir, yoksa “Sukran Gunu” haftasi olmasindan midir bilemiyorum ama, pek yogun gecmedi. Butun hafta gelen onemli mail sayisi, tek elin parmaklarini gecmez. Zaten bu isyeri nasil yuruyor, kimse calismadan, cozmus degilim. Tum Amerikan sirketleri bu sekilde mi isliyor bilemiyorum tabi. Sanmiyorumda. Bu hafta basinda Randy, yillik iznini basariyla tamamlayip isinin basina dondu. Bende gecen haftadan beri surdurdugum yeni web sayfasi calismalarina devam ediyorum.

Gecen hafta demisken, kisaca, persembe gunku sukran gunumuzden bahsedeyim. Albert ailesiyle kutlamak uzere o sabah evden ayrildi. Maryanna’nin ailesi ise bize gelecek. Oldukca kalabaliklar; annesi, babasi, kardesi, kuzeni, esleri, coluk cocuk, hisim akraba… Oglenden basladi tum hazirliklar. Hindimiz yok ne yazik ki. Herkes birseyler pisirmis. Bu arada bahcede barbeku yapiliyor. Cok guzel bir hava var. Yaklasik 28-30 dereceydi sanirim. Ben de kisir yaptim. Pek icime sinmedi. Yenemeyecek kadar kotu degildi aslinda ama piyasaya cikarmadim hic. Hatta, gecen aksam Maryanna’nin annesi mesaj atti, dedi, “senin kisiri da yiyemedik, sahi noldu kisir?”. Yeniden yapacagiz artik, talep cok. Herkes acik bufe gibi ayakustu birseyler yedi, icti. Aksamustu bahcede geleneksel bir satranc turnuvasi duzenlendi. Tavla pek yaygin degil. Hatta bolge bolge bilinmemekte. Ben bir maci kazanip finallere kaldim. Finalde de Maryanna’nin babasiyla berabere kaldik. Saat 11 gibi herkesler gitti. Guzel, keyifli bir gun oldu. Ertesi gun de kurban bayramiydi. O yuzden, benim acimdan da, bu Sukran Gunu bir bayram havasinda gecti. “Keske hergun sukran gunu olsa” dedirtti. Dualarim kisa surede kabul de oldu. Bu hafta sonu Sukran Gunu versiyon 2.0 duzenliyoruz. Bu kez sadece arkadaslarin katilacagi bir Sukran Gunu olacak. Kod adi; “Matesgiving”. Herkese posta yoluyla davetiye yollandi. Hatta Albert, bu saatte, hala, garaji temizlemekle mesgul. Hindi de var.

Bugun is cikisi alisveris merkezine gittim tek basima. Rahat rahat 3 saat dolastim. Kimsenin modelini veya rengini begenmediginden almadigi tum kiyafetler Marshalls adli dukkanda satilmakta. Her unlu markanin urunu var. Hatta bugun Mavi Jeans bile gordum. Burada 2-3 pantalon denedim. Olmadi. Zaten Marshalls’da bir kiyafet begenip aldigim gun etkinlikler duzenlemeyi dusunuyorum. Neyse oradan ciktim. 1-2 yere daha ugradim. Levis’dan tek denemede istedigim gibi bir pantalon aldim. Hem de 35 dolara. Hemen karsisinda GAP var. Orada oluyor bazen guzel seyler. Hic bir zaman da etikette yazani odemiyorsun. Krem rengi bir kazak aldim. 20 dolar yaziyordu etikette. Kasada 10 dolara anlastik. Kulkedisi gibi, son otobuse yetismek icin, kosturarak duraga gittim.

Eve vardim. Yemek yememisim bu saate kadar. Biraz kiyma var, uzatmalari oynayan. Zaten gecen hafta, Safak’in gazina gelip, lahmacun yapmak uzere aldigim kiymanin tamamini atmak zorunda kalmisim. Bunu da kaybetmek istemiyorum. Nasil bir sey yapsam diye dusunuyorum. En son karniyarikla kiymali yumurta arasinda kaldim ve kiymali yumurta da karar kildim. Yillardir yememistim. Sevip sevmedigimi bile hatirlamiyorum. Kiymayi kavurdugum sirada, Allaini iki de bir de yanima gelip “ne kokuyor boyle”, “yeme bunu”, “cok kotu kokuyor” gibi sevgi gosterilerinde bulundu yemegime karsi. Hakkaten de bir garip kokuyor buradaki kiymalar. Tadi da baska rengi de baska. “Baska turlu birsey” di benim istedigim. Bulduk sanirim, neyse. Sadece yumurtali kisimlarini yedim. Kiymali yumurtayi da sevmiyormusum bu arada. Sevmedigimi unutuncaya kadar yemegi dusunmuyorum.

Yemekten sonra TV izleyim dedim. Gelmeden once takip ettigim diziler vardi zaten de burada begendigim, aman kacirmayim dedigim yeni bir programa henuz denk gelmedik. Zaten birsey izlenecek gibi degil. 10 dakika program, ardindan reklam. O kadar reklam girdikten sonra zaten ne izledigini unutuyorsun. Birde her kanalda bir yetenek yarismasi soz konusu. Modellikten, yemek yapmaya kadar ne ararsan var. Birinde 10-15 tane obez insani kampa almislar. Ne yiyecek veriyorlar ne su. Ustune ustluk onca spor. Bu geceki bolumde maratona katilmislar. Kanali degistirdigimde olmek uzerelerdi, sonra ne oldu bilmiyorum. Amacta en fazla kiloyu kim kaybedecek. Ama programin adini seviyorum: “Biggest Loser”.

30 Ekim, 2009

San Francisco’da Bir Ulke: Cin Halk Cumhuriyeti

San Francisco’da gunesli bir pazar sabahina uyandim bu sabah. Artik Golden Gate Koprusu’nu gormek niyetindeyim. Ama ondan once birseyler yemek uzere bence yapilabilecek en son seyi yapiyoruz ve Cin mahallesine gidiyoruz.

Otelimizin onunden bir taksiye atliyoruz. 10-15 dolarlik bir yolculuktan sonra trafigin artik ilerlemedigi bir sokaga dusuyoruz. Arabayla devam edecek gibi gorunmuyor. Bu sirada taksi soforu cevre hakkinda onemli ip uclari veriyor; “San Francisco’nun en kotu yeri burasidir” diyor. Trafik bakimindan herhalde diye dusunuyorum. Taksiden iniyoruz. Artik San Francisco’daymisim gibi hissetmiyorum. Buradaki herkes Cinli. Dukkan tabelalari Cince. Meyveler, sebzeler, yemekler bambaska. Cince konusuluyor, Ingilizce bilinmiyor. Kendini tamamen soyutlamis bir Cin ulkesi.

Cin Mahallesi Cin’i aratmiyor. Kalabaliga alismis Cin halki ic ice yasamayi burada da surduruyor. “Baska ulkeye geldik, bir git!” yok. Anca beraber kanca beraber.

Dukkanlar.

Citibank.

Bizim arkadaslarin elinde cep telefonlari, internetten, yemek icin bir yer ariyoruz. Ozellikle burada yemek istedikleri birsey var. Once lokanta tarzi bir yere giriyoruz. Icerisi cok garip kokuyor. Pek temiz de degil ortalik. Giristeki tezgahta arkadaslarin aradiklari yiyecek var. Ben kendi kendime dusunuyorum; burada kalirsak ne yemesem acaba diye. Neyseki onlarda begenmiyorlar burayi. Sokaga cikip yurumeye devam ediyoruz.

Bir parka dusuyor yolumuz. Tony diyor ki; “Surekli satranc oynayan, meshur, ak sakalli bir bilgin var parkta. Onu gorelim.” “Gorelim” diyorum. Bulamiyoruz ak sakalli bilgeyi ama parktaki acik hava kumarhanelerine bir goz atiyoruz. Cinli cocuklar kaydiraktan kayip, salincakta sallanirlarken, hemen yanda, abileri, babalari, amcalari kagit oynuyorlar. Bu parkta herkese gore bir oyun var. Bu arada buluyoruz gidecegimiz restorani.

Parkta oynayanlar.

Burasi gercekten cok meshur. Bircok odul almis, her turistin ugradigi bir yer: “Great Eastern Restaurant” Iceri girmeye calisiyoruz. Elimizde bir sira numarasiyla disari cikiyoruz. Inanilmaz kalabalik. 40 dakikadan fazla restoranin onunde bekliyoruz. Bende bu sirada ne yemek icin burada bekledigimizi gerek arkadaslardan gerekse disari astiklari resimli menuden gorup ogreniyorum ve hayal kirikligina ugruyorum. “Dim Sum” adli yiyecegi yemek icin burdayiz. Nedir bu “Dim Sum?” “Zeki Muren’de bizi gorebilecek mi?” Hemen yanitliyorum. Bir cesit manti diyebiliriz. Buyuklugunu kavramak icin, simdi bas parmagan ile isaret parmagini birlestir, bir halka gibi yap. Iste hemen hemen bu halka buyuklugunde mantilar. Disi hamur aslinda ama bazilarinin gorunusu bembeyaz jolemsi bir makarnayi andiriyor. Icinde de tavuk, et, domuz, karides gibi cesitli deniz urunleri ve kirmizi fasulye (ki bu tatli olarak sunuluyor) gibi yiyecekler var.

Great Eastern Restaurant ve onunde bekeyen insanlar. Iki katli gibi gorunse de bir de alt kat var. Uc katta dolu.

Uzun bir sure bekleyip siranin bize geldigini hissederek kapidaki resimli menuden neler yiyecegimizi secmeye basladik. Ben resimleri gorunce bunlari yiyemeyecegimi ama yinede tadina bakacagimi soyledim. Herseye ragmen bir sans vermek lazim. Goruntu yaniltici olabilir. Dim sumi ufak kaplarda getiriyorlar ve iclerinde dorder parca bulunuyor. Bizimkiler hemen hemen her cesit dim sumdan birer tane sectiler. Bu sirada da zaten bizi iceri aldilar.

Yesil cay her zaman once gelir. Cayimizi yemek boyunca iciyoruz. Ardindan ilk dim sum, ilk heyecan. Bu dim sum tatli. Hamuru sekerli. Icinde de pure haline getirilmis kirmizi fasulye var. Ben tabi bunu yedikten sonra ogreniyorum. O kahverengi-kirmizi bolumu ayva sanmistim. Zaten yarisini yiyebildim. Ardindan tavuklu, etli, karidesli ve domuzlu dim sumlar geldi. Karidesliden tattim. Sonra tavukluyu denedim. Distaki jolemsi hamur agzinin icinde kayip gidiyor. Yutamadim. Kosarak lavobaya gittim. Insanlarin tadlari, sevdikleri, sevmedikleri ne kadar farkli. Tum restoran bayila bayila yiyor, ben nefret ediyorum.

Yesil cay ve ilk denedigim dim sum. Disi hamur, ortasinda kirmizi fasulye puresi. Benim icin en yenilebiliri bu oldu.

Cesit cesit dim sum. Bu kaplarda, buharda pisiriliyor ve servis ediliyor. Yesil cay bir kurtarici gibi dim sumlarin hemen yaninda.

Dim sum’a herkes doyduktan sonra restorandan da Cin mahallesinde de ayriliyoruz. Otelimize donuyoruz. Arabamiza atlayip Golden Gate’e dogru yola cikiyoruz. Gunesli, guzel bir pazar gunu. Kopruye variyoruz. Zamaninda, bir cok kopru rekoronu elinde bulundurmus Golden Gate. Oldukca yuksek. Guzel yani, kopru trafigi yok. Birde yayalara acik. Bisikletle veya yuruyerek kopruyu gecebiliyorsun. Cok fazla intihar olayi gerceklesiyormus. Bir ara, kenarlara daha uzun parmakliklar koymayi dusunselerde gerek teknik nedenler gerekse halk buna izin vermemis. Simdilik kopru girisinde “Hala bir umut var, rica ederiz intihar etmeyin” seklinde bir uyari var.

Kopruyu geciyoruz.

Biz arabayla hizlica geciyoruz. Hemen karsi ayagin dibinde kopruyu, korfezi ve San Francisco’yu goren guzel bir alani park haline getirmisler. Arabayi uygun bir yere birakip manzaranin tadini cikariyorsun.

Golden Gate

San Francisco Korfezi

San Francisco

Buradan bakip dusunuyorum; gelmeden once burasi hakkinda “Amerika’nin Istanbul’u, Avrupa’si hatta Izmir’i” gibi yorumlar okumustum. Evet, gercekten bu sehirdeyken zaman zaman Amerika’da degil de Avrupa’daki bir sehirdeymissin gibi hisediyorsun. Genel mimari ozellikler, sokaklar, caddeler, insanlar, kopru, deniz, deniz kokusu seni Avrupa’nin gobeginde baslayip, Istanbul’dan gecip Izmir’de biten bir maceranin icine sokuyor. Sevdigim her sehirden biraz katilmis, bambaska bir sehir cikmis ortaya. “Yeniden gorusmek uzere” diyerek donus icin yola koyuluyoruz. San Francisco gezimiz burada son buluyor.

San Francisco: Alcatraz

Evet ne diyordum? Otel odasinda deniz boceklerimizi yedik. Daha fazla oyalanmadan disari ciktik. San Francisco’ya gelmeden cok once Alcatraz Adasi ziyareti icin biletlerimizi internetten almistik. Adaya gitmek uzere, saat 6:30 gibi, sahilde olmamiz gerekiyor. Otobusle Fisherman's Wharf’a gittik yeniden. Ada tamamen turistlik amacla kullaniliyor ve gunun belli saatlerinde su anda gelmekte olan tekne ile seferler duzenleniyor. Teknemiz kiyiya yanasmakla oyalanirken bizde sirada bekliyorduk. Buyukce bir tekne. Ardindan yavas yavas insanlari almaya basladi ve bir sure sonra da hareket ettik. Arka planda yeni batmis Gunes manzarali Golden Gate ve geride kalan San Francisco. Bir yandan bu guzel manzarayi izlerken diyer yandan da ruzgarli havada ve sallanan tekne uzerinde fotograf cekmeye calistim. Birisi de ada hakkinda bilgiler veriyor mikrafonda;

Alcatraz Adası, 1868 - 1963 yılları arasında cezaevi olarak kullanılmış bir adadır. San Francisco Körfezi'nde sahile iki km uzaklıkta 9 hektar alana yayılmış olan Alcatraz Adası, ABD'nin en ünlü hapishanelerinden biri olma özelliğini taşıdı.

Ve devam ediyor;

Önceleri İspanyol'ların yönetiminde olan ada, 'La Isla de los Alcatraces' yani Pelikanlar Adası adını taşımaktaydı. 1848 yılında ABD yönetimine geçen ada, bir süre San Francisco'nun savunması için askeri amaçlarla kullanıldı. 1868 yılında yapılan, yerli isyancıların önderlerinin tutulduğu hapishane, Alcatraz adasının gelecekteki rolünü de belirledi. Ek binalarla giderek büyüyen cezaevi, 1 Ocak 1934 tarihinde federal hapishaneye dönüştürüldü. Disiplinin sıkı tutulması amacıyla yeni hükümlü alınmayıp, diğer cezaevlerinden tehlikeli hükümlüler buraya nakledildi. 1934 Haziran'ında çeşitli yerlerden 196 tutuklu ve hükümlü bu kaçılması çok zor olan adaya taşındı.

Ardindan herkesin bildigi "kacis" hikayelerine deyiniyor kisaca;

Alcatraz Adası, birçok ünlü suçluyu “ağırlamıştır”.

diyor.

Bunlardan bazıları; Al Capone, Doc Barker, "makineli tüfek" George Kelly, "kuş adam" ya da Alkatraz Kuşçusu olarak bilinen Robert Stroud, Bonnie ve Clyde ikilisinin şoförü Floyd Hamilton ve Alvin Karpis gibi isimlerdi. Hükümlülerin sayılarla isimlendirildiği Alcatraz'da çok basit temel gereksinimler dışında hiçbir ayrıcalık yoktu. Cezaevi kitaplığından yararlanmak için bile en az beş yıl sorun çıkarmayan bir mahkum olma şartı aranıyor, aşırı akıntıyla çevrili adadan kaçışın çok zor olduğu hapishane koşulları, esir kamplarına benziyordu.

Tum bunlari anlatirken 15-20 dakika geciyor ve zaten adaya variyoruz.

Alcatraz’dan kacmamizi saglayacak olan tekne. Hava serin, yuzulmez simdi kacicaz diye.

Gun batimi, Golden Gate

Gunun birinde buraya yolunuz duserse, benim gibi, burayi aksam ziyaret edin. Tekne adanin kiyisina yavas yavas yaklasiyor. Biraz onceki ruzgardan, dalgalardan eser kalmamis cevre garip sessizlige ve sakinlige burunmus. Sari isiklarin aydinlattigi yikik dokuk binalar biraz rahatsiz ediyor. Zaten oldum olasi gecmiste kotu, uzucu olaylarin yasandigi yerleri, simdi artik turistlik oldu diye ziyaret etmekten hoslanmam. Ama almislar bilet benim icinde, buralara kadar da geldik. Zaten adadan da kacis yok.

Iniyoruz. Dogal bir gruplanma olusuyor. Biz ilk grupta kaliyoruz. Asil hapishanenin oldugu bolume, yukari dogru yuruken zaman zaman duruyoruz. Rehberimiz cevremizdeki binalar ve hapishane hakkinda bilgiler veriyor. Bu binalar gardiyanlarin yasadigi yerlermis. Bunu ogreniyoruz mesela. Ardindan yolumuza devam ediyoruz. 2-3 kere daha bu sekilde mola verdikten sonra hapishaneye variyoruz.

DSC05975

Gardiyanlarin kaldigi binalar.

Bu noktadan sonra cok basarili buldugum uyguluma basliyor. Herkese boynuna asacagi bir “player” ve kulaklik veriliyor. Tek kotu yani 1-2 dile destek vermeleri. Tahmin edecegin gibi Turkce bu 1-2 dil arasinda degil. Herkes takiyor kulakligini. Artik hikayeleri, bilgileri rehber anlatmiyor, kulakligindan dinliyorsun. Ben basta pek anlamdim ne konusuluyor, oylesine dolaniyorum. Belki baska muzikler falan eklemislerdir diye “player” i kurcaliyorum. Bir sure sonra, artik adanin havasindan midir bilemeyecegim, anlamaya basliyorum hikayeleri. Anlatici sana direktifler veriyor. Mesela “…… tabelasini gordugun yerden saga don. Orada kutuphaneyi goreceksin” diyor. Kutuphaneyi buluyorum. Burayi incelerken anlatici, bilgiler veriyor. Bazen gardiyanlarin, bazen taniklarin sesinden hikayeler anlatiliyor. Arka plan da canlandirma konusmalari var. Iste bu sesler ve onundeki goruntu o anda olanlari hayal etmeni ve sanki olaylari uzaktan izleyen gorunmez bir tanikmissin gibi hissetmeni sagliyor. Benzer sekilde yasanan kavgalari, kacis cabalarini dinlemek seni de olaylarin icine surukluyor.

Hapishane girisinde ilk karsilasilan oda, mahkumlarin banyo olarak kullandigi alan.

Kisaca gorduklerimden de bahsedeyim ve etkilendigim bir hikayeyi anlatayim. Fotograflarda da goruldugu gibi hucreler cok ufak. Bazi hucreleri, kalan “unlu” mahkumlarin esyalari ve ugraslariyla dekore etmisler. Pencereler yuksekte ve kalin demirlerle cevrelenmis durumda. Sadece dikiz aynasi buyuklugundeki bolmelerden disaridaki muhtesem korfez ve San Francisco manzarasini gorebiliyorsun. Kurallar oldukca agir. Uymayanlar icin cezalar da. 5-6 hucre ceza amacli kullaniliyor. Diger hucrelerle ayni boyutta olan bu hucrelerin, normal parmaklikli kapisinin disinda, buzdolabi kapisi gibi bir kapisi daha var. Iceri de yatacak yer dahil hic birsey yok. Kapkaranlik. Ben bir adim atip hucreye girmek istesem de buyuk bir korku ve rahatsizlik hissedip disari ciktim. Hikayeye gore de, bu hucreye dusen adini hatirlamadigim mahkumlardan biri, ceketinin dugmesini kopartip havaya atarmis. Ardindan yere dusen dugmeyi, zifiri karanlikta, el yordamiyla bulmaya calisirmis. Sadece zaman gecirebilmek icin buldugu bir oyun iste.

Ornek hucreler.

Disariyi gormeni saglayan ufak pencereler.

Karanlik ceza hucreleri.

Koridorlar. Ust kattaki hucrelerin kapilari zaman zaman hizlica acilip kapaniyor.

Bu karanlik hucreden sonra tur biraz sikinti vermeye basladi. Kulagimda bagirismalar, kavgalar, gurultuler. Kulakligini cikarttiginda buyuk bir sessizlik. Sadece ayak sesleri. Yaklasik yarim saat suren “Audio Tour” un ardindan hediyelik esya satan bolumde oyalandik. Burasiyla ilgili cevremde bir sey olmasini istemedigimden, ben hic birsey almadim. Ama alinabilecek guzel urunler var: Mahkumlarin kullandigina benzer metal bardaklar, mutfak esyalari, haritalar, t-shirtler, hucre anahtarlari…

Cikisa yakin gordugum bu yazi icinde bulundugum ruh halini en iyi sekilde acikliyordu: “Alcatraz, hic bir zaman hic kimse icin iyi olmamistir.” Benim icinde olmadi. Bir an once ayrilma istegiyle binanin disina ciktim. Gerek “Audio Tour” gerekse icerideki atmosfer boyle hissetmemi sagladi ve sanirim onlarin da amaclari zaten buydu.

Ayni yoldan geri donerken yine rehberimiz arasira durarak, yuksek bir yere cikarak, sanki ilk defa anlatiyormus gibi bir heyecanla hapishane hakkinda hikayeler anlatmaya devam etti. Ozellikle, unlu mahkumlarin birinden, İtalyan asıllı Amerikalı mafya lideri Al Capone’dan bahsetti;

Amerikan ekonomisinin zor günler yaşadığı 1930'larda güç kazanmaya başlayan Al Capone, dönemin yasakları ve bu yasakların doğurduğu fırsatları son derece profesyonel yöntemlerle karşılamış, böylece hem maddi hem de politik güçlerini artırmış. Büyük buhran yıllarında neredeyse hükümet sahibi olan ünlü gangster Al Capone, suç işlemeye çocukken başladığını şu sözlerle anlatmistir: “Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.”

Ardindan devam ediyor;

İşlediği diğer suçlardan dolayı bir türlü yakalanamayan Al Capone, vergi kaçakçılığından 22 Ekim 1931 tarihinde 11 yıl hapis cezası aldı ve Alcatraz Hapishanesi'ne girdi. Alcatraz hapishanesindeki şartlar sebebiyle çok sert bir insandan oldukça yumuşak bir insana dönüştü.

diyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Tekneye gecmeden once son duragimiz baska bir bina. Iceride 10-15 dakikalik, ada hakkinda bir video gosteriliyor. Ayakustu bu videoyu izliyoruz. Adanin hapishane disindaki tarihinden, dogasindan burada yasayan insanlardan ve bir ara adayi isgale kalkisan kizilderilerden bahsediyor. Boylelikle aklimizda, burasiyla ilgili, guzel hatiralar kaliyor. Teknemize atlayip, geri donuyoruz. Yasanan kotu yillar, anilar ve ada geride kaliyor.

Karaya yeniden ayak bastiktan sonra yemege gittik. Ben yine balik yedim. Bu seferki tam pismis ve oldukca lezzetli bir somondu. Deniz kenarindaki bir sehirde daha fazla balik cesidi olmasi gerek diye dusunuyorum. Henuz kesfedemedigime veriyorum. Yemekten sonra biraz yuruyus ve kisa bir otobus yolculugu ile odamiza geri donuyoruz. Yorgun ama ozgur bir sekilde uyuyoruz. Yarin sabah Cin Halk Cumhuriyeti’ne gitmek uzere yola cikacagiz.

Not: Alcatraz’daki rehberler, inanmazsin, Wikipedia’da ne yaziyorsa aynisini anlatiyorlar. Ben de cok sasirdim simdi…