28 Aralık, 2009

Uc gun Uc Gece Noel Kutlamalari

Gecen hafta isyeri, Noel nedeniyle, oldukca haraketsizdi. Bazilari izne ayrilmis, bazilari calisiyor. Karmasik bir durum. Isler de yurumuyor boyle olunca, duruyor.

Sokakta ise bir tatil havasi var. Bazi sabahlar karsilastigimiz ve her zaman gunun temasina uygun kostumler giyen bayan otobus soforunun kafasinda geyik boynuzlari var mesela. Dukkanlar, restoranlar suslenmis. Sadece canli noel agaci satan pazarlar kurulmus. Alisveris merkezleri dolup tasiyor. Herkes bir hediye alma telasi icinde. Ayrica burada, evlerin disini renkli isiklarla doseyip, duvarlarini, bahcelerini suslemek gibi guzel bir gelenek var. Cevremizde bir suru ev bu sekilde suslenmis. Bizde gecen haftasonu, mahallemizdeki suslenmis evlerin fotografini cekmek uzere gece disari ciktik. Komsularimiz, hic bir masraftan kacinmayip evlerini en iyi sekilde suslemeye calismislar. Guzel de olmus. Ozellikle karsi komsumuz bu konuda oldukca iddaali. Haftaicinde arkadaslarimiz, “ya bunlarda birsey mi?” diyerek bizi, diger suslenmis evleri gormemiz icin Thoroughbred Sokagina goturduler.

Karsi komsu

Thoroughbred Sokagindaki evlerin herbiri isil isil suslenmis, bahceleri dekore edilmis. Oldukca kalabalik. Yolu trafige kapamislar. Bazi ev sahipleri, evlerinin onunde sicak cikolata, yiyecekler, hediyelik esyalar satiyorlar. Burada 1-2 saat oyalandik. Teker teker evlerin fotografini cektim. Bizim mahalledeki evler bunlarin yaninda sussuz kaldi.

Thoroughbred Sokagindan

Noel arifesi geldi catti. Sabah ise geldim. Isyerinde kimseler yok. Bizde daha fazla dayanamayip uc gibi ayrildik isten. Bu gece bir arkadasin evine gidicegiz. Orada kutlucaz Noel’i. Benim yine kafamda filmlerden kesip yapistirdigim sahneler: Iste oturucaz, yemek yiyecegiz. Yemekten once dualar edilecek, sarkilar soylenecek. Gerekirse mumlar yakilacak, bir ayin ortami yaratilacak. Hangi film bu acaba? Benim bu filmdeki rolum ne? Onu bilmiyorum. Ancak soyle bir gariplik var. Bize dediler ki “pijamayla gelin”. Kafamdaki Noel yemegi senaryosuyla uyusmayan bir kostum tasarim. “Tamam” dedik, “Pijamayla geliriz.” O yuzden, isten cikar cikmaz pijama almaya gittik. Ben sadece ustume birseyler aldim. Alainni bildigin cizgili pijamadan aldi. Oleg’de uydurdu uzerine birseyler. Kiyafetlerimiz hazir.

Saat aksam 8 gibi ciktik evden, arkadaslara gittik. Eve herkes gelince 15-16 kisi olduk. Guzel yemekler hazirlamislar. Acim. Bir an once yiyelim diye bekliyorum. Dediler “saat 12’den sonra yiyecegiz”, verdiler elimize sarabimizi. Arkadasin cok iyi bir annesi var ve bizi de cok seviyor. Ama biraz cilgin. Arasira yanima gelip, “sarap mi iciyorsun?”, “sarap cok hafif, git orda kokteyl var onu ic”, “dibini gormeyen!?” gibi sozler soyluyor. Ben bu kiskirtmalara gelmemeye calisiyorum tabi Noel Noel.

Once karoke oynadik. Sonra da “sessiz film” oynamaya karar verdik. Iki gruba ayrildik bunun icin. Once gruplar, kendi aralarinda toplanip film, sarki ve televizyon programlarindan olusan bir liste yaptilar. Ardindan oyun basladi. Ingilizce sinirlarinin zorlandigi oyunda Alainni, Oleg ve ben devre disi kaldik. Birde kelimeleri bolerek anlatabiliyorsun. Bu da bana pek eglenceli gelmedi. Ayrica cok acimasizlar. 13 kelimelik sarki adi anlattiriyorlar adama. Anlatma sirasi bana geldi. Kolay birsey sectiler benim icin: “The Proposal” Ama bu da cok kolay. Nasil anlatsam diye tam dusunurken, saat geceyarisi oldu. Herkes sarilip kutlamaya basladi birbirlerini. Boylelikle ben anlatmadan oyun bitti. Yemege gectik.

Yemekten hemen sonra biraz “bozuk” atildi. Nasil mi? Soyle: Arkadasin annesi evin ikinci katindan, asagida ellerini acmis biz fakirlere bozuk para atiyor. Inanisa gore, ne kadar cok para toplayabilirsen, o sene o kadar sansin oluyor. Yerlere sacilan paralari toparlamaya calisiyorsun. Biraz surunuyorsun, biraz kafana bozuk paralar carpiyor ama eglenceli. Sanirim yeterince topladim bende. Ardindan da hediyeler dagitildi. Biz, daha onceden kararlastirdigimiz uzere, birsey almamistik. Buna ragmen arkadasin annesi ve babasi, Oleg’e votka, Alainni’ye sweatshirt, bana da bir sise viski almislar. Guzel bir kutuda. Icinde de ozel bardaklari var. Hediye alip verme olayi oldukca uzun surdu ama bitmedi. Arkadasin annesi ikinci kez ikinci kata cikti. Bu sefer ufak pelus oyuncak hayvanlar atti herkese. Ben bir kurbaga kaptim. Cok guzel bir kurbaga. Biri de elime kopek sikistirdi.

Guzel, eglenceli ve sicak bir gece oldu. Benim oncesinde yarattigim senaryoyla alakasi olmayan bir gece.

Cuma gunu 10 gibi uyandim. Bugun Albert’in kardesinin evine gidicez. Yine Noel icin tabiki. Biraz yiyecek goturmemiz gerekiyor. Hicbirsey de hazirlamamisiz. Oleg ile attik kendimizi sokaklara, acik bir yer buluruz umidiyle. Ama malasef her yer kapali. Neyse, oglen gibi yola ciktik. Albert acik bir restoran biliyormus, yolumuzun ustu. Oradan muzlu, hindistan cevizli ve diyet olmak uzere uc cesit pie aldik. Daha ne olsun. Yarim saatlik yolculugun ardindan evlerine ulastik. Burada Albert’in ailesinden herhalde 9-10 kisiyle tanismisimdir. Anneler, babalar, dayilar, enisteler… Aileyle kaynastiktan sonra gun boyu surecek olan yemege gecildi. Belli bir sofra yok. Herkes istedigi yemekten tabagina biraz alip ayakustu atistiriyor. Peynirli makarna agirlikli bir menu var. Ayrica Meksika mutfagindan cesitli ornekler. Ben pek yiyemedim birsey. Herseyden tatmak, bir “Vedat Milor” olmak istiyorum ama yediklerimden hicbiri guzel cikmayinca motivasyon diye birsey kalmiyor. Bunun yaninda Albert’in ailesinde ciddi bir obezite problemi hakim. Onlari gorunce korkudan da pek birsey yiyemiyorsun zaten. Aksam 6-7’ye kadar yenildi, icildi, sohbet edildi. Ardindan buradan ayrildik ve ikinci Noel kutlamamizi tamamladik. Bitti sanma. Pazar gunu bir Noel kutlamasi daha var.

Cumartesi hediye aramakla ve bulamamakla gecti. Pazar gunu, bu sefer herkes bizde toplanacak ve hediye degis tokusu yapilacak. Bununla ilgili The Office’de bir sahne vardi. Iste oradan hatirladigim kadariyla nasil olacagi konusunda biraz fikrim var. Cinsiyetsiz bir hediye almak durumundayim. Oleg ve Alainni ile birlikte Ontario Mills’e gittik. Tam 5 saat boyunca bakindik. Oleg elektronik bir calar saat aldi. Alainni ise kucagina sigacak buyuklukte, sandik gibi, bir kutu aldi. Icine ayni kutunun bir kucugunu koydu. Onun icine de sarap ve cikolata atti. Ben, hicbirsey. Yarin sabah bakacagim artik.

Pazar sabahi bu yuzden erken kalktim. Victoria’s Gardens’a gittim. Aklimda hicbirsey yok. Bir iki dukkan dolastiktan sonra Body Shop’tan degisik bir tutsu seti aldim. Tutsu cok etkili. Alir almaz bende bir rahatlama oldu. Kullanan da cok rahat olacak, huzur dolacak, eminim.

Herkes yavas yavas gelmeye basladi. Bu arada bu ayni zamanda “Ugly Sweater” partisi. Yani herkes cirkin bir kazak giyip gelecek. Bir pijamadir, bir cirkin kazaktir ben daha fazla uyum saglayamadim. Cokta onemli degil. Fazla kalabalik degiliz. Hafif birseyler yedikten sonra hediye degis tokus olayina gecildi. Olay ozetle soyle: Katilimci sayisi kadar hediye, paketli bir sekilde agacimizin altinda bekliyor. Herkese rastgele bir sira numarasi veriliyor. Ilk siradaki agacin altindan, artik paketini begendigi, bir hediyeyi seciyor ve aciyor. Ikinci siradaki kisi isterse agacin altindan yeni bir hediye secebilir veya, begendiyse, acilan hediyelerden birini calabilir. Hediyesi calinan kisi yeniden bir hediye secmek durumunda. Bu arada, ayni hediye en fazla uc kere calinabiliyor. Buna gore asagidakilerden hangisi yanlistir?

A) Ilk kez oyuna katilan birinci kisi, sadece agacin altindaki hediyelerden birini secebilir.

B) Cam agaci yesildir.

C) Bana IPhone 3Gs cikmistir.

D) Bu oyun Noel icin oynanmistir.

Dogru cevap C, malasef. Ben 7. siradaydim ve acilan hediyeleri gozum tutmadi. Agacin altinda da icinde bir sise oldugu belli 2 kutu ile kitap olmasi muhtemel bir paket kalmisti. Kitabi degil, siselerden birini sectim. Gercektende buyuk bir icki cikti icinden. Daha once hic gormedigim, sari etiketli, bol Almanya bayrakli bir sise. Ancak, benden sonraki biri siseyi caldi. Tekrar hediye secmem gerekiyor. Yine agaca gittim. Bu sefer defteri sectim. Zaten karsimda oturan Traci surekli bana, o paketi isaret ediyordu. Artik nedense? Nedenini paketi acinca anladim tabi. Cunku paketten FIFA 2010 cikti. Boylelikle dogum gunumde hediye edilen FIFA 2009’un ardindan ikinci Playstation oyununu almis oldum. Hala Playstation’im yok. O da olur. Cikan diger hediyelere bakacak olursak, Alainni’nin kutusu cok begenildi. Guzel hediyelerden digeri de subat ayinda Los Angeles’daki bir sovun biletiydi. Bu bilet Maryanna’ya gitti. Oleg’e Baileys + Kahve + Bardak seti kaldi. Alainni, beraber aldigimiz, Oleg’in elektronik saatini caldi. Benim tutsu setinin degeri ise Albert tarafindan daha sonra anlasilacaktir.

02 Aralık, 2009

Kiymali Yumurta

Gecen hafta yoneticimin yoklugundan midir, yoksa “Sukran Gunu” haftasi olmasindan midir bilemiyorum ama, pek yogun gecmedi. Butun hafta gelen onemli mail sayisi, tek elin parmaklarini gecmez. Zaten bu isyeri nasil yuruyor, kimse calismadan, cozmus degilim. Tum Amerikan sirketleri bu sekilde mi isliyor bilemiyorum tabi. Sanmiyorumda. Bu hafta basinda Randy, yillik iznini basariyla tamamlayip isinin basina dondu. Bende gecen haftadan beri surdurdugum yeni web sayfasi calismalarina devam ediyorum.

Gecen hafta demisken, kisaca, persembe gunku sukran gunumuzden bahsedeyim. Albert ailesiyle kutlamak uzere o sabah evden ayrildi. Maryanna’nin ailesi ise bize gelecek. Oldukca kalabaliklar; annesi, babasi, kardesi, kuzeni, esleri, coluk cocuk, hisim akraba… Oglenden basladi tum hazirliklar. Hindimiz yok ne yazik ki. Herkes birseyler pisirmis. Bu arada bahcede barbeku yapiliyor. Cok guzel bir hava var. Yaklasik 28-30 dereceydi sanirim. Ben de kisir yaptim. Pek icime sinmedi. Yenemeyecek kadar kotu degildi aslinda ama piyasaya cikarmadim hic. Hatta, gecen aksam Maryanna’nin annesi mesaj atti, dedi, “senin kisiri da yiyemedik, sahi noldu kisir?”. Yeniden yapacagiz artik, talep cok. Herkes acik bufe gibi ayakustu birseyler yedi, icti. Aksamustu bahcede geleneksel bir satranc turnuvasi duzenlendi. Tavla pek yaygin degil. Hatta bolge bolge bilinmemekte. Ben bir maci kazanip finallere kaldim. Finalde de Maryanna’nin babasiyla berabere kaldik. Saat 11 gibi herkesler gitti. Guzel, keyifli bir gun oldu. Ertesi gun de kurban bayramiydi. O yuzden, benim acimdan da, bu Sukran Gunu bir bayram havasinda gecti. “Keske hergun sukran gunu olsa” dedirtti. Dualarim kisa surede kabul de oldu. Bu hafta sonu Sukran Gunu versiyon 2.0 duzenliyoruz. Bu kez sadece arkadaslarin katilacagi bir Sukran Gunu olacak. Kod adi; “Matesgiving”. Herkese posta yoluyla davetiye yollandi. Hatta Albert, bu saatte, hala, garaji temizlemekle mesgul. Hindi de var.

Bugun is cikisi alisveris merkezine gittim tek basima. Rahat rahat 3 saat dolastim. Kimsenin modelini veya rengini begenmediginden almadigi tum kiyafetler Marshalls adli dukkanda satilmakta. Her unlu markanin urunu var. Hatta bugun Mavi Jeans bile gordum. Burada 2-3 pantalon denedim. Olmadi. Zaten Marshalls’da bir kiyafet begenip aldigim gun etkinlikler duzenlemeyi dusunuyorum. Neyse oradan ciktim. 1-2 yere daha ugradim. Levis’dan tek denemede istedigim gibi bir pantalon aldim. Hem de 35 dolara. Hemen karsisinda GAP var. Orada oluyor bazen guzel seyler. Hic bir zaman da etikette yazani odemiyorsun. Krem rengi bir kazak aldim. 20 dolar yaziyordu etikette. Kasada 10 dolara anlastik. Kulkedisi gibi, son otobuse yetismek icin, kosturarak duraga gittim.

Eve vardim. Yemek yememisim bu saate kadar. Biraz kiyma var, uzatmalari oynayan. Zaten gecen hafta, Safak’in gazina gelip, lahmacun yapmak uzere aldigim kiymanin tamamini atmak zorunda kalmisim. Bunu da kaybetmek istemiyorum. Nasil bir sey yapsam diye dusunuyorum. En son karniyarikla kiymali yumurta arasinda kaldim ve kiymali yumurta da karar kildim. Yillardir yememistim. Sevip sevmedigimi bile hatirlamiyorum. Kiymayi kavurdugum sirada, Allaini iki de bir de yanima gelip “ne kokuyor boyle”, “yeme bunu”, “cok kotu kokuyor” gibi sevgi gosterilerinde bulundu yemegime karsi. Hakkaten de bir garip kokuyor buradaki kiymalar. Tadi da baska rengi de baska. “Baska turlu birsey” di benim istedigim. Bulduk sanirim, neyse. Sadece yumurtali kisimlarini yedim. Kiymali yumurtayi da sevmiyormusum bu arada. Sevmedigimi unutuncaya kadar yemegi dusunmuyorum.

Yemekten sonra TV izleyim dedim. Gelmeden once takip ettigim diziler vardi zaten de burada begendigim, aman kacirmayim dedigim yeni bir programa henuz denk gelmedik. Zaten birsey izlenecek gibi degil. 10 dakika program, ardindan reklam. O kadar reklam girdikten sonra zaten ne izledigini unutuyorsun. Birde her kanalda bir yetenek yarismasi soz konusu. Modellikten, yemek yapmaya kadar ne ararsan var. Birinde 10-15 tane obez insani kampa almislar. Ne yiyecek veriyorlar ne su. Ustune ustluk onca spor. Bu geceki bolumde maratona katilmislar. Kanali degistirdigimde olmek uzerelerdi, sonra ne oldu bilmiyorum. Amacta en fazla kiloyu kim kaybedecek. Ama programin adini seviyorum: “Biggest Loser”.

30 Ekim, 2009

San Francisco’da Bir Ulke: Cin Halk Cumhuriyeti

San Francisco’da gunesli bir pazar sabahina uyandim bu sabah. Artik Golden Gate Koprusu’nu gormek niyetindeyim. Ama ondan once birseyler yemek uzere bence yapilabilecek en son seyi yapiyoruz ve Cin mahallesine gidiyoruz.

Otelimizin onunden bir taksiye atliyoruz. 10-15 dolarlik bir yolculuktan sonra trafigin artik ilerlemedigi bir sokaga dusuyoruz. Arabayla devam edecek gibi gorunmuyor. Bu sirada taksi soforu cevre hakkinda onemli ip uclari veriyor; “San Francisco’nun en kotu yeri burasidir” diyor. Trafik bakimindan herhalde diye dusunuyorum. Taksiden iniyoruz. Artik San Francisco’daymisim gibi hissetmiyorum. Buradaki herkes Cinli. Dukkan tabelalari Cince. Meyveler, sebzeler, yemekler bambaska. Cince konusuluyor, Ingilizce bilinmiyor. Kendini tamamen soyutlamis bir Cin ulkesi.

Cin Mahallesi Cin’i aratmiyor. Kalabaliga alismis Cin halki ic ice yasamayi burada da surduruyor. “Baska ulkeye geldik, bir git!” yok. Anca beraber kanca beraber.

Dukkanlar.

Citibank.

Bizim arkadaslarin elinde cep telefonlari, internetten, yemek icin bir yer ariyoruz. Ozellikle burada yemek istedikleri birsey var. Once lokanta tarzi bir yere giriyoruz. Icerisi cok garip kokuyor. Pek temiz de degil ortalik. Giristeki tezgahta arkadaslarin aradiklari yiyecek var. Ben kendi kendime dusunuyorum; burada kalirsak ne yemesem acaba diye. Neyseki onlarda begenmiyorlar burayi. Sokaga cikip yurumeye devam ediyoruz.

Bir parka dusuyor yolumuz. Tony diyor ki; “Surekli satranc oynayan, meshur, ak sakalli bir bilgin var parkta. Onu gorelim.” “Gorelim” diyorum. Bulamiyoruz ak sakalli bilgeyi ama parktaki acik hava kumarhanelerine bir goz atiyoruz. Cinli cocuklar kaydiraktan kayip, salincakta sallanirlarken, hemen yanda, abileri, babalari, amcalari kagit oynuyorlar. Bu parkta herkese gore bir oyun var. Bu arada buluyoruz gidecegimiz restorani.

Parkta oynayanlar.

Burasi gercekten cok meshur. Bircok odul almis, her turistin ugradigi bir yer: “Great Eastern Restaurant” Iceri girmeye calisiyoruz. Elimizde bir sira numarasiyla disari cikiyoruz. Inanilmaz kalabalik. 40 dakikadan fazla restoranin onunde bekliyoruz. Bende bu sirada ne yemek icin burada bekledigimizi gerek arkadaslardan gerekse disari astiklari resimli menuden gorup ogreniyorum ve hayal kirikligina ugruyorum. “Dim Sum” adli yiyecegi yemek icin burdayiz. Nedir bu “Dim Sum?” “Zeki Muren’de bizi gorebilecek mi?” Hemen yanitliyorum. Bir cesit manti diyebiliriz. Buyuklugunu kavramak icin, simdi bas parmagan ile isaret parmagini birlestir, bir halka gibi yap. Iste hemen hemen bu halka buyuklugunde mantilar. Disi hamur aslinda ama bazilarinin gorunusu bembeyaz jolemsi bir makarnayi andiriyor. Icinde de tavuk, et, domuz, karides gibi cesitli deniz urunleri ve kirmizi fasulye (ki bu tatli olarak sunuluyor) gibi yiyecekler var.

Great Eastern Restaurant ve onunde bekeyen insanlar. Iki katli gibi gorunse de bir de alt kat var. Uc katta dolu.

Uzun bir sure bekleyip siranin bize geldigini hissederek kapidaki resimli menuden neler yiyecegimizi secmeye basladik. Ben resimleri gorunce bunlari yiyemeyecegimi ama yinede tadina bakacagimi soyledim. Herseye ragmen bir sans vermek lazim. Goruntu yaniltici olabilir. Dim sumi ufak kaplarda getiriyorlar ve iclerinde dorder parca bulunuyor. Bizimkiler hemen hemen her cesit dim sumdan birer tane sectiler. Bu sirada da zaten bizi iceri aldilar.

Yesil cay her zaman once gelir. Cayimizi yemek boyunca iciyoruz. Ardindan ilk dim sum, ilk heyecan. Bu dim sum tatli. Hamuru sekerli. Icinde de pure haline getirilmis kirmizi fasulye var. Ben tabi bunu yedikten sonra ogreniyorum. O kahverengi-kirmizi bolumu ayva sanmistim. Zaten yarisini yiyebildim. Ardindan tavuklu, etli, karidesli ve domuzlu dim sumlar geldi. Karidesliden tattim. Sonra tavukluyu denedim. Distaki jolemsi hamur agzinin icinde kayip gidiyor. Yutamadim. Kosarak lavobaya gittim. Insanlarin tadlari, sevdikleri, sevmedikleri ne kadar farkli. Tum restoran bayila bayila yiyor, ben nefret ediyorum.

Yesil cay ve ilk denedigim dim sum. Disi hamur, ortasinda kirmizi fasulye puresi. Benim icin en yenilebiliri bu oldu.

Cesit cesit dim sum. Bu kaplarda, buharda pisiriliyor ve servis ediliyor. Yesil cay bir kurtarici gibi dim sumlarin hemen yaninda.

Dim sum’a herkes doyduktan sonra restorandan da Cin mahallesinde de ayriliyoruz. Otelimize donuyoruz. Arabamiza atlayip Golden Gate’e dogru yola cikiyoruz. Gunesli, guzel bir pazar gunu. Kopruye variyoruz. Zamaninda, bir cok kopru rekoronu elinde bulundurmus Golden Gate. Oldukca yuksek. Guzel yani, kopru trafigi yok. Birde yayalara acik. Bisikletle veya yuruyerek kopruyu gecebiliyorsun. Cok fazla intihar olayi gerceklesiyormus. Bir ara, kenarlara daha uzun parmakliklar koymayi dusunselerde gerek teknik nedenler gerekse halk buna izin vermemis. Simdilik kopru girisinde “Hala bir umut var, rica ederiz intihar etmeyin” seklinde bir uyari var.

Kopruyu geciyoruz.

Biz arabayla hizlica geciyoruz. Hemen karsi ayagin dibinde kopruyu, korfezi ve San Francisco’yu goren guzel bir alani park haline getirmisler. Arabayi uygun bir yere birakip manzaranin tadini cikariyorsun.

Golden Gate

San Francisco Korfezi

San Francisco

Buradan bakip dusunuyorum; gelmeden once burasi hakkinda “Amerika’nin Istanbul’u, Avrupa’si hatta Izmir’i” gibi yorumlar okumustum. Evet, gercekten bu sehirdeyken zaman zaman Amerika’da degil de Avrupa’daki bir sehirdeymissin gibi hisediyorsun. Genel mimari ozellikler, sokaklar, caddeler, insanlar, kopru, deniz, deniz kokusu seni Avrupa’nin gobeginde baslayip, Istanbul’dan gecip Izmir’de biten bir maceranin icine sokuyor. Sevdigim her sehirden biraz katilmis, bambaska bir sehir cikmis ortaya. “Yeniden gorusmek uzere” diyerek donus icin yola koyuluyoruz. San Francisco gezimiz burada son buluyor.

San Francisco: Alcatraz

Evet ne diyordum? Otel odasinda deniz boceklerimizi yedik. Daha fazla oyalanmadan disari ciktik. San Francisco’ya gelmeden cok once Alcatraz Adasi ziyareti icin biletlerimizi internetten almistik. Adaya gitmek uzere, saat 6:30 gibi, sahilde olmamiz gerekiyor. Otobusle Fisherman's Wharf’a gittik yeniden. Ada tamamen turistlik amacla kullaniliyor ve gunun belli saatlerinde su anda gelmekte olan tekne ile seferler duzenleniyor. Teknemiz kiyiya yanasmakla oyalanirken bizde sirada bekliyorduk. Buyukce bir tekne. Ardindan yavas yavas insanlari almaya basladi ve bir sure sonra da hareket ettik. Arka planda yeni batmis Gunes manzarali Golden Gate ve geride kalan San Francisco. Bir yandan bu guzel manzarayi izlerken diyer yandan da ruzgarli havada ve sallanan tekne uzerinde fotograf cekmeye calistim. Birisi de ada hakkinda bilgiler veriyor mikrafonda;

Alcatraz Adası, 1868 - 1963 yılları arasında cezaevi olarak kullanılmış bir adadır. San Francisco Körfezi'nde sahile iki km uzaklıkta 9 hektar alana yayılmış olan Alcatraz Adası, ABD'nin en ünlü hapishanelerinden biri olma özelliğini taşıdı.

Ve devam ediyor;

Önceleri İspanyol'ların yönetiminde olan ada, 'La Isla de los Alcatraces' yani Pelikanlar Adası adını taşımaktaydı. 1848 yılında ABD yönetimine geçen ada, bir süre San Francisco'nun savunması için askeri amaçlarla kullanıldı. 1868 yılında yapılan, yerli isyancıların önderlerinin tutulduğu hapishane, Alcatraz adasının gelecekteki rolünü de belirledi. Ek binalarla giderek büyüyen cezaevi, 1 Ocak 1934 tarihinde federal hapishaneye dönüştürüldü. Disiplinin sıkı tutulması amacıyla yeni hükümlü alınmayıp, diğer cezaevlerinden tehlikeli hükümlüler buraya nakledildi. 1934 Haziran'ında çeşitli yerlerden 196 tutuklu ve hükümlü bu kaçılması çok zor olan adaya taşındı.

Ardindan herkesin bildigi "kacis" hikayelerine deyiniyor kisaca;

Alcatraz Adası, birçok ünlü suçluyu “ağırlamıştır”.

diyor.

Bunlardan bazıları; Al Capone, Doc Barker, "makineli tüfek" George Kelly, "kuş adam" ya da Alkatraz Kuşçusu olarak bilinen Robert Stroud, Bonnie ve Clyde ikilisinin şoförü Floyd Hamilton ve Alvin Karpis gibi isimlerdi. Hükümlülerin sayılarla isimlendirildiği Alcatraz'da çok basit temel gereksinimler dışında hiçbir ayrıcalık yoktu. Cezaevi kitaplığından yararlanmak için bile en az beş yıl sorun çıkarmayan bir mahkum olma şartı aranıyor, aşırı akıntıyla çevrili adadan kaçışın çok zor olduğu hapishane koşulları, esir kamplarına benziyordu.

Tum bunlari anlatirken 15-20 dakika geciyor ve zaten adaya variyoruz.

Alcatraz’dan kacmamizi saglayacak olan tekne. Hava serin, yuzulmez simdi kacicaz diye.

Gun batimi, Golden Gate

Gunun birinde buraya yolunuz duserse, benim gibi, burayi aksam ziyaret edin. Tekne adanin kiyisina yavas yavas yaklasiyor. Biraz onceki ruzgardan, dalgalardan eser kalmamis cevre garip sessizlige ve sakinlige burunmus. Sari isiklarin aydinlattigi yikik dokuk binalar biraz rahatsiz ediyor. Zaten oldum olasi gecmiste kotu, uzucu olaylarin yasandigi yerleri, simdi artik turistlik oldu diye ziyaret etmekten hoslanmam. Ama almislar bilet benim icinde, buralara kadar da geldik. Zaten adadan da kacis yok.

Iniyoruz. Dogal bir gruplanma olusuyor. Biz ilk grupta kaliyoruz. Asil hapishanenin oldugu bolume, yukari dogru yuruken zaman zaman duruyoruz. Rehberimiz cevremizdeki binalar ve hapishane hakkinda bilgiler veriyor. Bu binalar gardiyanlarin yasadigi yerlermis. Bunu ogreniyoruz mesela. Ardindan yolumuza devam ediyoruz. 2-3 kere daha bu sekilde mola verdikten sonra hapishaneye variyoruz.

DSC05975

Gardiyanlarin kaldigi binalar.

Bu noktadan sonra cok basarili buldugum uyguluma basliyor. Herkese boynuna asacagi bir “player” ve kulaklik veriliyor. Tek kotu yani 1-2 dile destek vermeleri. Tahmin edecegin gibi Turkce bu 1-2 dil arasinda degil. Herkes takiyor kulakligini. Artik hikayeleri, bilgileri rehber anlatmiyor, kulakligindan dinliyorsun. Ben basta pek anlamdim ne konusuluyor, oylesine dolaniyorum. Belki baska muzikler falan eklemislerdir diye “player” i kurcaliyorum. Bir sure sonra, artik adanin havasindan midir bilemeyecegim, anlamaya basliyorum hikayeleri. Anlatici sana direktifler veriyor. Mesela “…… tabelasini gordugun yerden saga don. Orada kutuphaneyi goreceksin” diyor. Kutuphaneyi buluyorum. Burayi incelerken anlatici, bilgiler veriyor. Bazen gardiyanlarin, bazen taniklarin sesinden hikayeler anlatiliyor. Arka plan da canlandirma konusmalari var. Iste bu sesler ve onundeki goruntu o anda olanlari hayal etmeni ve sanki olaylari uzaktan izleyen gorunmez bir tanikmissin gibi hissetmeni sagliyor. Benzer sekilde yasanan kavgalari, kacis cabalarini dinlemek seni de olaylarin icine surukluyor.

Hapishane girisinde ilk karsilasilan oda, mahkumlarin banyo olarak kullandigi alan.

Kisaca gorduklerimden de bahsedeyim ve etkilendigim bir hikayeyi anlatayim. Fotograflarda da goruldugu gibi hucreler cok ufak. Bazi hucreleri, kalan “unlu” mahkumlarin esyalari ve ugraslariyla dekore etmisler. Pencereler yuksekte ve kalin demirlerle cevrelenmis durumda. Sadece dikiz aynasi buyuklugundeki bolmelerden disaridaki muhtesem korfez ve San Francisco manzarasini gorebiliyorsun. Kurallar oldukca agir. Uymayanlar icin cezalar da. 5-6 hucre ceza amacli kullaniliyor. Diger hucrelerle ayni boyutta olan bu hucrelerin, normal parmaklikli kapisinin disinda, buzdolabi kapisi gibi bir kapisi daha var. Iceri de yatacak yer dahil hic birsey yok. Kapkaranlik. Ben bir adim atip hucreye girmek istesem de buyuk bir korku ve rahatsizlik hissedip disari ciktim. Hikayeye gore de, bu hucreye dusen adini hatirlamadigim mahkumlardan biri, ceketinin dugmesini kopartip havaya atarmis. Ardindan yere dusen dugmeyi, zifiri karanlikta, el yordamiyla bulmaya calisirmis. Sadece zaman gecirebilmek icin buldugu bir oyun iste.

Ornek hucreler.

Disariyi gormeni saglayan ufak pencereler.

Karanlik ceza hucreleri.

Koridorlar. Ust kattaki hucrelerin kapilari zaman zaman hizlica acilip kapaniyor.

Bu karanlik hucreden sonra tur biraz sikinti vermeye basladi. Kulagimda bagirismalar, kavgalar, gurultuler. Kulakligini cikarttiginda buyuk bir sessizlik. Sadece ayak sesleri. Yaklasik yarim saat suren “Audio Tour” un ardindan hediyelik esya satan bolumde oyalandik. Burasiyla ilgili cevremde bir sey olmasini istemedigimden, ben hic birsey almadim. Ama alinabilecek guzel urunler var: Mahkumlarin kullandigina benzer metal bardaklar, mutfak esyalari, haritalar, t-shirtler, hucre anahtarlari…

Cikisa yakin gordugum bu yazi icinde bulundugum ruh halini en iyi sekilde acikliyordu: “Alcatraz, hic bir zaman hic kimse icin iyi olmamistir.” Benim icinde olmadi. Bir an once ayrilma istegiyle binanin disina ciktim. Gerek “Audio Tour” gerekse icerideki atmosfer boyle hissetmemi sagladi ve sanirim onlarin da amaclari zaten buydu.

Ayni yoldan geri donerken yine rehberimiz arasira durarak, yuksek bir yere cikarak, sanki ilk defa anlatiyormus gibi bir heyecanla hapishane hakkinda hikayeler anlatmaya devam etti. Ozellikle, unlu mahkumlarin birinden, İtalyan asıllı Amerikalı mafya lideri Al Capone’dan bahsetti;

Amerikan ekonomisinin zor günler yaşadığı 1930'larda güç kazanmaya başlayan Al Capone, dönemin yasakları ve bu yasakların doğurduğu fırsatları son derece profesyonel yöntemlerle karşılamış, böylece hem maddi hem de politik güçlerini artırmış. Büyük buhran yıllarında neredeyse hükümet sahibi olan ünlü gangster Al Capone, suç işlemeye çocukken başladığını şu sözlerle anlatmistir: “Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.”

Ardindan devam ediyor;

İşlediği diğer suçlardan dolayı bir türlü yakalanamayan Al Capone, vergi kaçakçılığından 22 Ekim 1931 tarihinde 11 yıl hapis cezası aldı ve Alcatraz Hapishanesi'ne girdi. Alcatraz hapishanesindeki şartlar sebebiyle çok sert bir insandan oldukça yumuşak bir insana dönüştü.

diyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Tekneye gecmeden once son duragimiz baska bir bina. Iceride 10-15 dakikalik, ada hakkinda bir video gosteriliyor. Ayakustu bu videoyu izliyoruz. Adanin hapishane disindaki tarihinden, dogasindan burada yasayan insanlardan ve bir ara adayi isgale kalkisan kizilderilerden bahsediyor. Boylelikle aklimizda, burasiyla ilgili, guzel hatiralar kaliyor. Teknemize atlayip, geri donuyoruz. Yasanan kotu yillar, anilar ve ada geride kaliyor.

Karaya yeniden ayak bastiktan sonra yemege gittik. Ben yine balik yedim. Bu seferki tam pismis ve oldukca lezzetli bir somondu. Deniz kenarindaki bir sehirde daha fazla balik cesidi olmasi gerek diye dusunuyorum. Henuz kesfedemedigime veriyorum. Yemekten sonra biraz yuruyus ve kisa bir otobus yolculugu ile odamiza geri donuyoruz. Yorgun ama ozgur bir sekilde uyuyoruz. Yarin sabah Cin Halk Cumhuriyeti’ne gitmek uzere yola cikacagiz.

Not: Alcatraz’daki rehberler, inanmazsin, Wikipedia’da ne yaziyorsa aynisini anlatiyorlar. Ben de cok sasirdim simdi…

San Francisco

Cuma gunu erken uyandim. Cantami hazirladim. Biraz kalin kiyafetler sectim. Saat 9 gibi Daniel ve Traci beni almak uzere eve geldiler. Hep beraber Arcinas'larin evine gittik. Oradan da saat 10 bucuk gibi San Francisco'ya (SF) dogru yola ciktik.

SF, bizden 8-9 saat uzakta. Istanbul – Izmir gibi diyelim. Akli basinda, parasi da cebinde olan bir kisi icin ucak en iyi yol. Birinden biri eksik oldu mu kendini arabanin icinde buluverirsin boyle. Las Vegas yoluna gore cok daha zevkli bir yol. Arasira kiyi okyanus seridini takip ediyorsun. Cevre col degil. Ormanlik bir alan da yok ama kisa boylu yesillikler ve tarlalar var. 2-3 saat gittikten sonra birseyler yemek uzere bir yerde durduk. Adini hatirlamiyorum ama beyaz tek katli evleri, palmiyeleri ve deniz kokusuyla bir tatil yoresini andiriyor. Artik Bodrum mu desem, Cesme mi bilemedim. Cesme sanirim.

Yola devam ediyoruz. Gunluk guneslik guzel bir hava var. Arasira uyuyorum, arasira yanima kitap almisim Ingilizce calisiyorum. Bir ara arabanin ici sarimsak kokusuyla doluyor. Gectigimiz bolge sarimsak tarlalariyla dolu. Sarimsakla ilgili her turlu urunleri satan dukkanlar var yol boyunca. En son "Sarimsakli Dondurma" levhasini goruyorum. Benimki, herzamanki gibi, sarimsaksiz olsun lutfen.

SF'ya vardigimiza iliskin belirtiler var. Trafik durma noktasinda. Uzaktan Yahoo!, Microsoft ve eBay'in ofisleri gorunuyor. Oracle'in silindir seklindeki binalari veritabani simgelerini cagristiriyor. Belki de sadece bir tesaduf. Bu arada icinde San Francisco gecen sarkilardan olusan bir calma listesi yapmistim yola cikmadan once. Dondure dondure dinliyoruz. Bulabildigim 9 parca soyleydi;

  • Arctic Monkeys / Fake Tales Of San Francisco
  • Eric Clapton / San Francisco Bay Blues
  • Eric Burdon & The Animals / San Franciscan Nights
  • Brett Dennen / San Francisco
  • Chris Isaak / San Francisco Days
  • Vanessa Carlton / San Francisco
  • Scott McKenzie / San Francisco
  • Global Deejays / The Sound of San Francisco
  • Tony Bennett / I left my heart in San Francisco

Bir yandan da kitaplardan, internetten aksam yemegi icin bir yerler ariyoruz. Pek birsey bulamadik. Otele gitmeden once Anthony'nin bir arkadasina ugradik. Yol iz bilir diye onu da arabaya alip otele gittik. Otelde kotu bir supriz bizi bekliyordu. Tam ayrintisini bilemiyorum ama rezervasyonumuz da bir problem olmus. Bu gece burada kalamayacagimizi soyluyorlar. Yakindaki diger bir otele yolluyorlar bizi. Bir kac blok otede Greenwich Inn adinda bir otel. Odamiza yerlesip fazla zaman harcamadan disari cikiyoruz. Moralimizi bozmuyoruz boyle seylere.

Hava biraz serin. Ama cok soguk degil. Yuruye yuruye dolasiyoruz. Sokaklar inisli cikisli. Oyle cokta genis degil. Aralardan korfez gorunuyor. Yol iz bilir diye yanimiza aldigimiz arkadas gitmek istedigimiz restorani bulamiyor. Saatte 10'u gecmis. Acik bir yerler bakiyoruz. Sonunda kafamizi sokacak bir Cin restorani cikiyor karsimiza. Her daim acik, ucuz ve garip... Bir turlu sevemedim su Cin yemeklerini. Ama acim. Yiyebildiklerimden tirtikliyorum.

Yol kenarlarinda, agaclarin yaninda sahipsiz ayakkabilar var. Bu sehirde cok sayida insan sokakta yasadigindan dolayi, evli ve ayakkabali insanlar, artik giymeyecekleri ayakkabilarini bu sekilde bir koseye birakip sokaktaki insanlara yardimci olmaya calisiyorlar.

Yemege calistigim bir cin yemegi. Cayi da yemekten once veriyorlar.

Oradan cikip otelimize dogru yuruduk. Herkes yorgun. Sabahta erken kalkma niyetindeyiz. Odamiza gidip uyuyoruz.

Cumartesi sabahi 8'de uyandim. Kendimi disari attim. Temiz ve gunesli bir hava. Tepeler sisli puslu. Yollar kalabalik. Soyle bir otelin cevresini turladim. Hala acim biraz. Hemen yakinda kahvalti yenecek bir yer gozume carpti. Odaya dondum. Bizimkiler de uyanmis, toparlaniyorlar. Dun gece kalamadigimiz otele tasinmamiz gerek. Esyalari arabaya yukleyip hareket ediyoruz. Cok fazla ilerlemeden duruyoruz cunku benim biraz once gordugum yer onlarin da kahvalti etmek istedikleri guzel bir yermis. Ben burada guzel bir kahvalti yaptim. Gun icinde istedigimiz Cin restoranina gidebiliriz artik. Ben birsey yemesem de olur.

DSC05730

Greenwich Inn manzarasi.

Yeni otel odamiz daha guzel. Esyalari odaya birakip yeniden cikiyoruz. Yuruye yuruye once Lombard sokagina gittik. Bunun icin biraz yokus yukari yuruduk. Yukari ciktikca da manzara guzellesiyor. Buraya gitmemizin sebebi sokagin sekli. Kisa ve sadece virajlardan olusan bir yer. Trafige acik. Arabalar cok yavas ilerleyebiliyorlar. Hemen yanimizdan kablo arabasi geciyor. Bu araclar San Francisco'nun simgesi ayni zamanda. Bende binmek istiyorum. Kivrimli Lombard sokagini gorup sahile dogru yoneliyoruz. Sahilde Fisherman's Wharf adli bolgeye variyoruz. Deniz kenari cok guzel. Korfezdeki adalari ve Golden Gate koprusunu gorebiliyorsun. Hava acik ancak ilginc bir sekilde sis sadece Golden Gate koprusunun cevresini kaplamis. O yuzden ilk gun kopruyu goremedim diyebilirim. Marinada biraz oyalandik. Gemicilikle ilgili acik hava muzesi yapmislar. Oralari dolastim.

Lombard’a yuruyus ve arkamizda kalan manzara.

Kablo arabasi ve Alcatraz Adasi.

Lombard’in kivrim kivrim yolu.

Golden Gate’i kaplayan sis.

Kablo arabalara binme amacindayiz. 11$'a gunluk bilet aliyoruz. Bu bilet ayni zamanda sehirdeki tum toplu tasim araclarina binmemizi saglayacak. Sira var. Oncesinde, biraz otedeki alisveris alanina geciyoruz. Burada "Ghirardelli Chocolate" adli meshur bir cikolata dukkani var. Evdekilere hediye icin ufak tefek seyler aldim. Ardindan kablo arabasi icin siramiza geri donduk.

Bu araclar oldukca ilginc. Iterek harekete geciyor. Motorlari yok. Asagidaki kanaldaki celik kabloyu tutarak yoluna devam ediyor. Turistlerin gozdesi. Tasima amacli pek kullanilmiyor. Aslinda merkezi noktalardan geciyor. Binme sirasi bize geliyor. Ben oturmak istemiyorum. Tutunarak gidicem. Hareket ediyoruz. Oyle yavas, tin tin giden bir arac degil. Yokuslari hizlica tirmaniyor. Gayet eglenceli. Sende bu arada guzel bir sehir turu atmis oluyorsun.

Kablo arabasinin son duragi Market Caddesi. Sahildeyken dusunmustum, yollarda bu kadar trafige neden olan insan kalabaligi nerede acaba diye. Cevabimi burada aliyorum. Caddeler, sokaklar oldukca kalabalik. Cadde boyunca alisveris merkezleri ve dukkanlar var. Oldukca hareketli bir bolge. Burada cok zaman harcamiyoruz. Yemek icin ozel bir yere gitme cabasindayiz. Hemen yan sokaktaki duraktan otobuse atlayip yeniden yola cikiyoruz. Otobus demisken onlardan da bahsedeyim biraz. Cok cok eskiden Izmir’de vardi bunlardan. Mithat Pasa caddesinde calisirlardi. Troleybusler. Burada en yaygin toplu tasim araci simdi. O yuzden her caddenin uzerinde elektrik telleri var. Bizdekilerde boyle miydi bilmiyorum ama elektrik teli olmayan caddelerde de boynuzlarini indirip yola devam ediyorlar.

Acik hava satranc turnuvasina genellikle evsizler ev sahipligi yapiyor. Yenilirsen para veriyor musun bilemiyorum. (Market Street)

Birseyler yiyecegimiz yere ulasiyoruz. Burasiyla ilgili iki fotograf gostermek istiyorum simdi sana: Birinci fotograf, buradaki tum menuyu gorebilecegin fotograf. Sadece cig / haslanmis deniz urunlerinin satildigi bir yer. Iceride sadece 10-15 kisinin ayni anda oturabilecegi bir bar var. Ikinci fotograf, iceriye girmek icin bekleyen musterilere ait. Sanirim hersey acik.

Birinci fotograf: Tum menu.

Ikinci fotograf: Sira.

Burada bir yarim saat kirk dakika bekledikten sonra, sira bize gelmek uzereyken, artik daha fazla bekleyemeyecegimize ve yiyeceklerimizi paket yaptirip otelimize donmeye karar verdik. Bu sefer bir taksiye atladik. Takside calan caz muzigimizi dinleye dinleye otelimize vardik. Odamizda deniz boceklerimizi yedik. Ben kalamar yedim. Basariliydi.

San Francisco gezimiz kaldigimiz yerden devam edecek ve orada hapislere nasil dustugumu ogreneceksin.

07 Ekim, 2009

Oktoberfest

Sabah ise geldim. Bilgisayarimi actim. Tam guzel guzel calismaya baslayacaktim ki disaridan sesler gelmeye basladi. Kendi ekibimden Rez ve yoneticim tartisiyorlardi. Kapi komsularim James ve Jared odama geldiler. Beraber neler olup bittigini anlamaya ve konusulanlari duymaya calistik. Tam olarak nicin tartistiklari anlasilmiyordu. 5-10 dakika sonra tartisma kesildi ve bir daha da Rez’i gormedim. Yaklasik 2-3 hafta once yasanan bu olay sonunda yazilim ekibinde 2 kisi kaldik. Bir de koordinasyonu saglayan e-ticaret yoneticisi var. Bu nedenle isler oldukca yogun.

Gunler kisalmaya basladi. Artik is cikisinda Gunes’i goremiyoruz. Havalarda serinledi. Iki hafta once 2009 deniz sezonunu da kapattik ki bence biz gittigimizde sezon coktan kapanmisti. Bulutlu, serin ve tenha bir plaj gunu oldu. Geceleri de serin oluyor. Dun gece klimayi 80 Fahrenheit (~26 Celsius) ayarladim da yattim. Bu arada Celsius’a alisik olupta Fahrenheit yasamak guzel. Rakamsal olarak moralin hep yuksek oluyor.

Gecen cumartesi gunu Oktoberfest icin hepberaber Los Angeles’a gittik. Genis bir alaninin uzerini tente ile kapamislar. Buyuk bir sahne hazirlamislar. Ortalara masalari yerlestirmisler. Hersey guzel gorunuyor. Oldukca kalabalik. Alman yemekleri yedik, Alman birasi ictik ve Almanca sarkilar soyledik. Arasira yarismalar yapiyor: En hizli bira icme yarismasi, bira bardagini en fazla sure tutma yarismasi…

Oktoberfest 12 Eylul – 25 Ekim tarihleri arasinda gerceklesiyor. Biz 3 Ekim’de katildik.

Egelenceli Alman orkestrasi

En hizli sosis yeme yarismasi

Kizlararasi en hizli bira icme yarismasi.

Artik heyecanla Cadilar Bayrami icin hazirlaniyoruz. Her alisveris merkezi, her magaza, oyun parklari hatta evler cadilar bayrami temali suslerle suslendi. Bizimde en fazla tartistigimiz konu “cadilar bayraminda kostumumuz ne olacak?” konusu. Ilk cadilar bayramim oldugu icin benim hic bir fikrim yok bu konuda. Senin var mi?

12 Eylül, 2009

Dogum Gunum

5 Eylul’de, gerek yanimda olamayan arkadaslarim gerekse buradakiler cok guzel mesajlarla dogum gunumu kutladilar. Eger sende kutladiysan bir kez daha tesekkur ederim. “Yok ben unuttum, bilmiyordum” diyorsan, uzulme! Seneye telafi ederiz. Her sene yapiyorum nasil olsa… Kutlama mesajlarinin yaninda, en fazla gelen soru “pasta kestiniz mi?” oldu. Evet, pasta kestik. Hem de ki kere!

Surekli beraber oldugumuz arkadaslarimin bir kismi San Jose’ye tatile gittikleri icin biraz eksigiz. Cuma aksami, dogum gunum serefine, kalan saglarla beraber komsu sehirdeki bir bara gittik. Sirin bir caz bar. Canli muzik var. Oturduk. Guzel guzel muzigimizi dinledik. Bu arada calan grupta sadece bir bayan var. O da bateri caliyor. Neden olmasin?

Aslinda burasi “fondue bar” olarak geciyor. (Hip Kitty Jazz & Fondue) Her masada fondu yapmak icin ocaklar koymuslar. Normal bildigin cikolata fondunun disinda peynirle ve etle fondu yapabiliyorsun. Yemek icin biraz gec oldugu icin biz birsey yemedik ama daha sonra belki denenebilir. Bu sirada saat 12’yi vurdu. Bizde bardaklarimizi tokusturduk. Yeni yasimiza boylece girmis olduk.

Hip Kitty Jazz & Fondue, Fotograf bana ve ilgili geceye ait degil. Zaten guzelim baterist dururken amcayi dinlemeye gidecegimi sanmiyorum.

12’den sonra muzik bitti. Terasa ciktik. Orada da 1-2 saat oturduk. Saat 2’de kapaniyor burasi. Zaten bizde ayriliyorduk. Aciktik. Adini hatirlamadigim turtalari meshur olan kafeye gittik. En son buraya kahvalti icin gelmistim. Her Amerikan restaurantında oldugu gibi porsiyonlar cok buyuk. Hatirliyorumda, o gun kahvaltida omlet siparis etmistim. Basit bir soru? Bir kisi icin omlet 6 yumurtadan yapilir mi? 6 yumurtali omletin yanina boyle tel tel kesilmis patates kizartmasi konur mu? Neyseki ziyan olmuyor hic birsey. Yemekten sonra kalanlari koymak icin bir kutu rica ediyorsun. Yiyeceklerini kutuya doldurup bir kac gun boyunca yemeye devam ediyorsun. Nereden geldim ben bu konuya?

Sicak kahve ile muzlu bir amerikan pastasi ismarladim kendime. Saat 3’e geliyordu. Bu sirada annem ve kardesim aradi. Dogum gunumu kutladilar. Arkadaslar da yemeklerini yediler. Evimize dogru yola ciktik. Yeni yasimizin ilk uykusuna daldik.

Cumartesi aksami Chris, elinde guzel bir pastayla bize geldi. Bende o siralarda ortalarda yoktum. Heyecanli bir sekilde pastanin kutusunu acti. Bu sirada Alainni’de yardim ediyordu. Mumlari guzelce uzerine dikti. Hepsini hizlica yakti. Isiklari kapattilar. Ikisi beraber odamin kapisina geldiler ve kapiyi actilar: Supriiiiiiiiiizzzzzz!

Eve yurume mesafesinde bir kafe var. Adi, guzel ve kolay oldugu icin unutmuyorum: “T.G.I. Friday’s” Insanin her cuma gidesi geliyor. Eglenceli guzel bir kafe. Zaman zaman garsonlar barlarinda sovlar duzenliyorlar. Sicak, hos bir ortam. Iste Chris ve Alanni odamin kapisini acip “Supriiiiiiiiiizzzzzz!” diye bagirdiklari sirada, ben, Oleg, Nikki ve Ricci ile beraber T.G.I. Friday’de dogum gunum icin bulusmus aksam yemegimizi yiyorduk. Chris ve Alanni beni evde sanarak guzel bir supriz hazirlamislar ama malasef ben hazir bulunamadim. Boylelikle suprizi kacirmis olduk.

Kutlamalar hafta icinde de devam etti. Oleg, Alainni ve ben artik Chris’in aldigi pastayi yiyelim dedik. Gostermelikte olsa mumlarini yaktik. Ufledim. Bunun dogum gunum icin ufleyecegim son mum oldugunu bilseydim biraz daha ozenirdim elbette.

Dun gece, San Jose’den donen arkadaslar ile birlikte, gecen cuma gittigimiz caz barin hemen yaninda bulunan, Akdeniz restaurantına gittik. Menusunu okuyabildigim restaurantlari seviyorum. Bu Akdeniz restaurantıda bunlardan biri. Menude “Sish Kebop”, “Kofthe Kebop”, “Savurma” gibi hasretini cektigimiz tadlar var. Ibrahim Tatlises’de caliyor. Daha ne olsun! Ben bir “Beef Sish Kebop” yedim. Biraz baharati fazla olsa da yine de guzeldi. Yemekten sonra “Mutlu yillar” calmaya basladi. Sagolsunlar pasta da almislar. Dondurmali pastam benim! Seneye uzerinde mum da isterim ama!

Boylece dogum gunu kutlamalari tamamlanmis oldu. Buradaki tum arkadaslarima, 3 ay once tanismamiza ragmen, 30 yillik arkadas gibi kutlamalar duzenledikleri icin cok tesekkur ederim. Dogum gunumde aldigim en guzel hediye bu oldu aslinda. Lafi gelmisken diger hediyelerden de bahsedeyim. Oleg ve Alanni Play Station 3 icin FIFA 2009 almislar. Play Station’im yok ama olursa FIFA’m hazir. Arasira Oleg ile oynuyoruz. Simdilik oyun guzel calisiyor. Bir hatasi yok! Cengiz’i ozluyoruz. Bir gun alisveris merkezindeyken Albert, Marianna ve benim aramda soyle bir diyalog gecmis. Ben, David Beckham’in parfumunu almak istemisim!!! Albert’de “yok, o alinmaz” demis. Ben israr etmisim! Marianna gulmus. Boyle bir hikaye ben hatirlamiyorum. Ama bunlari Marianna, David Beckham’in bu parfumunu bana hediye ederken anlatti. Insanlarin beni nasil anladigini artik sen dusun. David Beckham gibi kokuyorum artik. Son olarakta gitmeyi plandigimiz Royksopp konserinin biletini Albert hediye etti. Royksopp! Royksopp! Royksopp!

27 Ağustos, 2009

Osman

Bugunlerde Ingilizce calismalarina agirlik verdim. Ozel ders alma niyetindeydim. Ancak bize ingilizce ogretecek birini bulmak oldukca zor oldu. Yakinlarda pek kimseler yok. Uzaktan gelebilecek olanlar ise fazladan yol parasi talep ediyorlar. Ama birisiyle sonunda anlastik ve 2 kisi (Allaini ve ben) 35$ karsiliginda derslerimize basladik.

Ilk dersimiz icin sali gunu Allaini ile birlikte Starbucks’a gittik. Iceride bir yere oturduk ve ogretmenimizin gelmesini bekledik. Bu arada ogretmenimizin adi Megan. Megan “Geldiniz mi? Geldiyseniz iceri geliyorum.” seklinde bir mesaj atti. Bende icerde oturdugumuzu ve bekledigimizi cevap olarak yazdim ve yolladim. Bu arada camin hemen disinda 2 kiz oturuyordu. Ben mesaji atar atmaz kizlardan birine mesaj geldi. Boylelikle ogretmenimizi bulduk.

Yanlarina gittik. Ben dedim “Megan’a bakmistik.” Kizlar birbirine bakip biz degiliz seklinde bir tavir takininca ufak bir karisiklik oldugunu anladik. Ozur dileyip yanlarindan ayrildik.

Kapinin onune ciktik ki bu arada da ozel ve guzel ogretmenimiz bize dogru geliyordu. Boylelikle birbirimize kavustuk ve dersimize basladik. Dersler yararli olacak gibi. Artik her sali ve persembe burdayiz.

Ramazanda geldi. Isyerinde oldukca fazla Musluman calisan var. Cogu Afganistan ve Pakistan’dan gelmis. Benimde Turkiye’den geldigimi ogrenince bol bol dini sohbetler yapiliyor. Ingilizce konusmalarin arasina “Masallah” lar “Insallah” lar giriyor. Yakinlarda bir cami varmis.  Her cuma oglen gidiliyormus. Benide davet ettiler. Gelmek istersem Osman’a soylememin yeterli oldugunu anlatilar. Ben Osman’i tanimadigimi, gitmeyecegimi bildigim halde, arasira katilabilecegimi soyledim. Bu arada caminin adinin “Rancho Cucamonga Camii” olmasi endisesiyle cami hakkinda daha fazla soru sormadim.

Aksamustu zepzenci bir adam odama geldi. Bizim katta calismasina ragmen fazla gormemistim. Tanistik. Turkiye’den geldimi soyledim. Musluman olup olmadigimi, oruc tutup tutmadigimi sordu. “Selamin aleykum” dedi. “Aleykum selam” dedim. O da cumalari camiye gittiklerini anlatti. Istersem katilabilecegimi soyledi. Ben tesekkur ettim. Boylelikle Osman’la da tanismis olduk.

Pazartesi ve sali gunu bende orucluydum. Imsakiye bulmak biraz problem oldu. Diyanet Isleri’nde buldugum imsakiye Los Angeles’a gore duzenlenmis.  LA Turks’un sayfasinda buldugum imsakiye her ne kadar “Imsakiyemiz Temkinlidir. Ihtiyaten ‘Imsak Vakti’ one alinmis, namaz vakitleri de birkaç dakika geciktirilmistir. Sabah namazi için ‘Imsak Vaktine’ 20 dakika ilave ediniz.” desede bana pek guven vermedi. Birde buradaki arkadaslar Turkiye’ye gore bir gun sonra oruc tutmaya basladilar. O kismi da anlamadim. Sali gunu uzun bir oruc oldu benim icin. Dersten sonra, gozlerimizi kapatim Sultanahmet’te oldugumuzu dusunerek, Cin yemegiyle orucumuzu actik.

Dun ev ve is arkadasim Oleg bir ara depoya gitmis. Yanina bi cocuk yanasmis ve Oleg’i ben sanarak, “Ben Turkce biliyorum.” demis. Oleg’de Turkce bilmedigini ama cok iyi Turkce bilen bir arkadasi oldugunu soylemis. Bu esrarengiz arkadas ile bugun oglen yemekte tanistik. Adini hatirlamiyorum ama Irak’ta dogmus. 4 yil Istanbul’da calismis. Biraz Istanbul’dan konustuk. Turkcesi cok iyi degil ama yinede arasira gorusulebilir.

11 Ağustos, 2009

Plaj Manzaralari

Buraya aslinda ucuncu gelisim. Ancak simdi anlatma firsati buluyorum. Onceki plaj gunleri bugunkunden pek farkli olmadigi icin pekte birsey kacirmis sayilmazsin aslinda.

Gectigimiz pazar sabahi bes bucukta uyandim. Albert ile beraber arabanin kasasini yiyecek, icecek, yakacak ve oynayacaklarla doldurup yola ciktik. Bu arada Albert aksamdan, usenmeyip, kekler, salatalar, kokteyler hazirladi. Bende envai cesit Pringles ile  katiliyorum. Daha ne olsun.

Sabahin bu saatinde yola cikmamizin sebebi plajda istedigimiz yeri kapmak. Gecen sefer 7’de yola cikmamiza ragmen basarili olamamistik. Bu sefer 6’da yola ciktik ve umarim basaracagiz. Yoksa 5’de yola cikmak istemiyorum.

Yol yaklasik 1 saat suruyor. Parali otobandan hizlica gidiyorsun. Bu saatte yollar bos ama aslinda gectigimiz yollar genelde trafigin yogun oldugu yerler. Begendigim bir uygulamayi da anlatayim da yolda canin sıkılmasın. Otobanlar genelde 4’er seritli. En soldaki serit “Car Pool” adi verilen bir uygulamada kullaniyor. Buna gore, bu seritten gidebilmen icin arabada en az 2 kisi olman gerekiyor. Bu da burada alkisladigimiz uygulamalardan oluveriyor.

Plaja vardik. Kimseler yerimizi kapmamis. Esyalarimizi yerlestirdik. Cadirimizi kurduk. Hava sabahtan bulutlu ama oglen gibi aciyor. Diger arkadaslarimizin gelmesine daha cok var. Ben de kisa bir yuruyus yaptim. Ardindan yarim kalan uykuma devam ettim.


View Larger Map

Herhalde 1 saat kadar uyumusumdur. Uyandigimda daha kimseler gelmemisti. Plajda yavas yavas doluyordu. Arkadaslarin gelmesini beklerken sana biraz cevreden bahsedeyim. Burasi Aliso Plaji. Los Angeles’in biraz guneyinde kaliyor. Diger plajlardan iyi midir kotu mudur bilmiyorum ama her defasinda buraya geliyoruz. Uzun bir sahili var. Bazi yerlerde barbeku yapabilmen icin yerler hazirlamislar. Buralarda birseyler pisirebiliyorsun. Biz genelde barbeku yapmiyoruz ama gece ates yakmak guzel oluyor. Okyanus her zamanki gibi dalgali ve soguk. Dalgali derken oyle bildigin gemi dalgasi degil. Oldukca guclu ve onunde ayakta durman imkansiz. Bizim bulundugumuz yerin onunden suya girmek yasak. Bu alan sorf yapan genclere ayrilmis. Bizde, yuzmek icin,  biraz guneye yuruyup “diger plaj” a geciyoruz. “Diger plaj” daha tenha ve temiz bir plaj. Ayni zamanda eş cinsellerin plaji. Gencler elele kolkola yuruyorlar. Biz beklerken guzel bikinili Amerikali kizlar, plajlarimizda gormek istemedigimiz manzaralar. “Cok normal” moduna kendimi uyarlayip kabulleniyorum. 

Aliso Plaji

Aliso Plaji

Plajda Barbeku

Arkadaslar da geldi zaten. Hos besten sonra ben Mary Anna’nin abisiyle cift kale mac yaptim. Biraz dalgalarla oynadim. Bundan sonrasi biraz sıkıcı. Surekli Ingilizce konusmak cok yorucu benim icin. Arkadaslarda son surat konusuyorlar ve bir yerden sonra ben artik hic birsey anlamaz hale geliyorum. Bu durum ogleden sonra Oleg gelinceye kadar devam etti. Oleg ile korler sagirlar birbirini agirlar seklindeki diyaloglarimiz eglenceli oluyor. Turkiye’ye yakin bir yerden (Ukrayna) geldigi icin bizi iyi taniyor ve o yuzden ortak noktalarimiz biraz daha fazla gibi.

Cadirimiz. Etraf biraz dagilmis.

Aksamustu hep beraber “diger plaja” yuzmeye gittik. Su soguk ancak girilemeyecek kadar kotu degil. Biraz acilmak icin oncelikle dalgalarla bogusman gerekiyor. Bu arada benim genc kizlarimiza tavsiyem, ki bu tavsiyeyi pek veresim yok, dalgalara dayanikli bir bikini ile yola cikmalari. Cunku bu dalgalarda bikininin ne alti kaliyor ne ustu!

Okyanus oldukca derin. Dipte ne var ne yok belli degil. Discovery kanilinda “kopek baligi haftasi” nedeniyle butun hafta boyu kopek baligi korkusuyla dolmusum. Endiseyle yuzuyorum.

DSC04340

Gunes batiyor.

Kampimiza geri donuyoruz. Gunes’te batmak uzere. Bu guzel manzarayi seyrediyoruz. Gunes battiktan sonra odunlarimizi atese veriyoruz. Cevresinde oturup sohbet ediyoruz. Icimizden “Akdeniz Aksamlari” ni soyluyoruz.

Saat 10 gibi yavas yavas toplanip eve dogru yola cikiyoruz. Bir plaj gunu daha boylelikle son buluyor.

DSC04725

Ilgisiz not:

Cumartesi sabahi maas ceklerimizi yatirmak uzere Allaini ve Oleg ile beraber bankaya gittik. Maas cekini bende anlamis degilim ama burada maaslar cek ile odeniyor. Biri gelip 2 haftada bir cekini veriyor. Ama cekilecek dert degil. Cunku her seferinde bankaya gidip, ATM’ye yatirman gerekiyor. ATM cekini bir guzel kabul ediyor. Tariyor, hesaba aktariyor. “Aferin” deyip seviniyorsun. 

Oglen yine ucumuz atladik otobuse bilgisayar almak uzere Best Buy’a gittik. Uzun ugraslar sonucu istedigimiz bilgisayari bulduk ama kasada hicbirimizin hesabinda yeterli paranin olmadigini ogrendik. Kisacasi yatirdigimiz parayi kullanamadik. Bugun gunlerden sali ve hala paramizi kullanamiyoruz. Buradan sevgili Bank of America yetkililerine seslenmek istiyorum, hem de Turkce! Paramizi hesabimiza gecirin, bilgisayar alamiyoruz!

31 Temmuz, 2009

Isyerinde Bir Gunum

Ikinci aya hizla yaklasirken isyerinde bir duzen sagladim gibi. Haftanin bes gunu, hemen hemen, simdi anlatacagim gibi geciyor.

Sabahlari 8’i 10 gece evden ayriliyoruz. Bunun icin uygun bir saatte, 7 bucuk ile 8’i 5 gece arasi, uyaniyorum. Ev arkadaslarim ki ayni zamanda is arkadaslarim Allaini ve Oleg ile yola koyuluyoruz. 20 dakikalik bir otobus yolculugundan sonra Ontario Mills’in onune variyoruz. Ise ulasmak icin bundan sonrasini yurumemiz gerekiyor. 15-20 dakikalik bir yuruyusten sonra ise ulasiyoruz. Saatte tam 9’u gosteriyor.

Daha once belki biraz bahsettim ama yeniden anlatayim. Isyeri iki kisimdan olusuyor. Ilk bolum depo. Bu bolum oldukca yuksek ve genis. Tum siparisler ve magazalara gonderilecek urunler burada hazirlaniyor.

Depoya sizip cektigim fotograf.

Ikinci bolum ise iki katli ve calisma ofislerinin bulundugu bir bolum. Benim ofisim ikinci katta. Tek kisilik sade bir oda. Zaman icinde zenginlestirmek guzel olabilir.

Calisma masam ve icinde disko barindiran bilgisayarim.

Bu odada tek basima oturdugum icin pek konusma firsatim olmuyor. Is toplantilarinin disinda arasira diger ekip arkadasim, kapi komsum James gelip bir iki sohbet ediyor. Arasira ben ona gidiyorum. Etrafta cok gurultu yok. Sadece depodan gelen Ispanyolca muzik sesi var. Bende butun gun kulaklikla muzik dinledigim icin onu pek dert etmiyorum. Kisacasi, yazilim gelistirmek icin uygun bir ortam diyebiliriz.

Kapim herkese acik.

Proje muduru programlama uzerine calismiyor. Daha cok icerigi ve gorunumu yonetiyor. Genelde isleri diger ekip arkadasim Rez’den aliyorum. Rez’in ozellikle SQL Server bilgisi iyi. Ancak diger yandan, calismalarimiz sirasinda cok temel konulari arastirmaya kalkmasi ve kodlari notepad’de yazmasi beni endiselendiriyor. Bir sekilde arayol bulup calisiyoruz.

Oglenleri, Allaini ve Oleg ile yemege cikiyoruz. Oglen yemegi burada tam bir problem. Alternatifler arasinda evde hazirladigin sandvic, marketten aldigin dondurulmus yemek veya yakinlardaki 1-2 fast-food restauranti var. Genelde sandvic ile gecistiriyoruz. Dondurulmus yemek alirsan mutfaktaki mikrodalga firinda isitabiliyorsun. Mutfak buyuk ve 5-10 kadar mikrodalga firin var. Aslinda, istersen oturup yemekte yapabilirsin. Bunun icin gerekli her arac var. Ama tabi bu sirada gozunu kapatman ve nefes almaman gerekiyor. 

Ogleden sonra calismaya devam ediyorum. Saat 6’da mesai bitiyor. Ama bizim otobusumuz daha gec oldugu icin 6 bucuk gibi isten ayriliyoruz. Ekmek kirintilarini takip ederek evimize ulasiyoruz.

22 Temmuz, 2009

Las Vegas’da Bir Haftasonu

Buraya ilk geldigim gunlerde planladigimiz Las Vegas tatilini gectigimiz hafta sonu gerceklestirdik. 8 kisilik buyuk bir araba kiraladik, otellerimizi ayarladik ve cuma aksami 7 kisiyle birlikte Las Vegas’a dogru yola ciktik.

Yol yaklasik uc bucuk saat suruyor. Gece oldugu icin yol boyunca cevrede pek birsey goremedim. Zaten colun ortasindan gecip gidiyoruz. Bir ara gokyuzune bakmak icin arabamizi bos bir araziye cekerek mola verdik. Colun sonsuz karanliginda yildizlar ve tabiki Samanyolu muhtesem gorunuyordu. Yola cikmadan once Vegas’in sicak olacagini soylemislerdi de bu kadar sicak olacagini dusunmemistim. Durdugumuz yer ruzgarliydi ve sanki biri dev bir sac kurutma makinesini ustumuze dogru tutuyordu. Burada 5-10 dakika oyalandik. Ben, gelen astronomik sorulari cevapladim. Herkesi astronomi konusunda aydinlattim ve yola devam ettik.

Birden bire colun bitmesi ve bol isikli yuksek binalarin baslamasi ile birlikte Las Vegas’a vardigini anliyorsun. Ana caddeye (Strip) vardigimizda trafik yogundu. Sokaklar kalabalik. Bu cadde uzerinde sagli sollu sira sira oteller bulunuyor. Ozellikle sehir temali oteller oldukca guzel. Ornegin “New York New York” otelinin sekli semali New York a ozgu ozellikler tasiyor. Otelin basinda dev bir Ozgurluk Heykeli var. Onun hemen yakininda  Paris Las Vegas Hotel var. Girisinde dev bir Eyfel Kulesi.

“New York New York” oteli. Otelin ortasindaki siyah hat guzel bir rollercoaster. Biliyorum bu iyi bir sey degil ama tabiki bindiremediler.

Paris Las Vegas Hotel

Otelimize vardik. Arkadaslar ufak bir dalavere hazirlamislar sagolsunlar. 4 kisi resepsiyona gittik. 8 kisi odada kaldik. Boylelikle daha az para odemis olduk. Odada 3 tane 2 kisilik yatak ve yine 2 kisilik cekyat vardi. Rahat rahat yetti herkese. Bu arada kaldigimiz otelin, oyle Las Vegas’daki diger oteller gibi sasali bir gorunumu yok. Fakat konumu gercekten cok iyi. Adi Jockey Club Vegas. Neden bu adi vermisler bilmiyorum ama duvarlar at resimleri ile doluydu. Bunun disinda ne at gordum ne de jokey.

Esyalarimizi birakip biraz dinlendikten sonra kendimizi disari attik. Sicaklik yuksek ama cok rahatsiz edici degil. Otelimizin hemen karsisindaki kumarhaneden basladik gezmeye. Iceride yuzlerce slot makinesi, poker masalari, baska oyunlar ve dans eden kizlar var. En son bundan yillar yillar once, ki o zamanlar Turkiye’de kumar oynamak ve oynatmak serbestti, Kusadasi’ndaki bir otelde gormustum kumarhane. O yuzden ortam pekte yabanci degil. Su dans eden kizlar disinda. Oyunlar hakkinda bir fikrim yok. Zaten bizden kimsede gidip oynamiyor. Bende sadece su slot makinelerini deneme heveslisiyim. Gozumun onunde, filmlerden kalma, kolu cevirmenle birlikte tum rakamlarin ayni geldigi ve makinenin bir suru bozuk para sactigi sahne var. Neden olmasin?

Guzel bir kumarhane. Hava acik, az bulutlu.

Kumarhanenin arka tarafinda bir tane bar var. Oraya gittik. Sonradan gordugum uzere bu tarz barlardan burada cokca var. Konsept soyle; Bu barlarda oturacak yer yok. Ickini aliyorsun ve ice ice dolasmaya devam ediyorsun. Bardaklar kalin plastikten yapilmis ve cesitli boylarda. En buyugu bildigin nagile boyunda ve surukleyerek bardagini dolastirman icin ucunda bir ip var. Bardagini, donmakla erimek arasinda kalmis cesitli meyve sularina karistirilmis votka ile doldurup iciyorsun. Herkes ickisini aldi. Ben daha insani olacagini dusunerek orta buyuklukte birseyler aldim ve dolasmaya devam ettik. Bu arada orta boy icecek 12 dolar. Ama sonra bardaginla gelirsen 2-3 dolar daha az odeyerek odullendiriliyorsun.

Kumarhaneler, oteller, barlar ve alisveris merkezlerinin hepsi icice. Bir kumarhaneden giriyorsun, bir alisveris merkezinden cikiyorsun. Bircogunun ic mimarisi de guzel. Mesela birinin tavanini gokyuzu gibi yapmislar. Yururken bulutlar hareket ediyormus gibi. Yerler ise islaklik efekti verilmis taslarla dosenmis. Sanki yeni yagmur yagmis gibi.

Girdigimiz bir kumarhanede sansimi denedim. Gectim slot makinesinin basina. Basladim oynamaya. Ama oyun kisa surdu. Bu makinede her hak 25 cent. Yani 1 dolara 4 kere oynayabiliyorsun. Burada yemyesil 2 dolarimi kaybettim.

Boyle dolasa dolasa saati uc yaptik. Sokaklar kalabalik. Heryer isil isil. Bazi arkadaslar yorgunluga ve ickiye daha fazla dayanamadi ve odamiza geri donduk. Biraz dinlendikten sonra hayatta kalan arkadaslarla yeniden disari ciktik. MGM Las Vegas adli otelin kumarhanesindeki bara oturduk. Biraz sonra ben guzel bir slot makinesi gozume kestirdim. Bu makinede en az 1 centlik oyun oynayabiliyorsun. Yani bir dolara yuz hakkin var. Birsey kazanilmayacagi kesinde yinede eglenceli. Ilk dolarim cabucak bitti ama digerini 6 dolar yapmayi basardim. Bununla yetinmeyip devam edince o 6 dolarda gitti zaten.

Saat 7 gibi MGM’den ayrildik. Gunes coktan dogmus, yeni bir gun baslamis. Sokaklar bos. Odamiza donduk. Yorgun ve uykusuz.

Ogleden sonra uyandim. Herkes yavas yavas ayilmaya calisiyordu. Dus aldim, hazirlandik. Hep birlikte Vegas’in  ilk kumarhanelerin kuruldugu yere gittik. Burasi ustu kapali bir sokak. Hediyelik esya dukkanlari, restaurantlar ve kumarhaneler var. Bizde biryerde yemek yiyip sokakta tur attik. Ardindan otele geri donduk. Biraz otelde oyalandiktan sonra gece gezmelerine ciktik yeniden. Bundan sonrasi bir onceki geceyle hemen hemen ayni gecti. Sadece mekanlar farkliydi.

En begendigim otel ve alisveris merkezi; Caesars Palace Las Vegas Hotel & Shopping. Oldukca buyuk ve guzel bir alisveris merkezi var.

Caesars Palace Las Vegas Forum. Bazi bolumlerde degisik temalarda heykeller var. Arasira bu heykeller canlanip dile geliyor ve guzel bir gosteri ortaya cikiyor. Cok sallanmadan cekmeye calistim.

Ikinci gun ogleden sonra gittik buraya. Burasi ilk Las Vegas kumarhanelerinin kuruldugu yer. Hediyelik esya dukkanlari, kafeler, restaurantlar ve muzeler bulunuyor.

Vegas’da hersey turizm odakli ve misafirlerin guzel vakit gecirmesi icin hersey dusunulmus. Sehrin ortasindaki havuzda gerceklestirilen su dansi gosterisi de bunlardan biri. Suyun pesinden kostugum hareketli bir kayit olmus ama yinede bir fikir veriyor sanirim.