30 Ekim, 2009

San Francisco’da Bir Ulke: Cin Halk Cumhuriyeti

San Francisco’da gunesli bir pazar sabahina uyandim bu sabah. Artik Golden Gate Koprusu’nu gormek niyetindeyim. Ama ondan once birseyler yemek uzere bence yapilabilecek en son seyi yapiyoruz ve Cin mahallesine gidiyoruz.

Otelimizin onunden bir taksiye atliyoruz. 10-15 dolarlik bir yolculuktan sonra trafigin artik ilerlemedigi bir sokaga dusuyoruz. Arabayla devam edecek gibi gorunmuyor. Bu sirada taksi soforu cevre hakkinda onemli ip uclari veriyor; “San Francisco’nun en kotu yeri burasidir” diyor. Trafik bakimindan herhalde diye dusunuyorum. Taksiden iniyoruz. Artik San Francisco’daymisim gibi hissetmiyorum. Buradaki herkes Cinli. Dukkan tabelalari Cince. Meyveler, sebzeler, yemekler bambaska. Cince konusuluyor, Ingilizce bilinmiyor. Kendini tamamen soyutlamis bir Cin ulkesi.

Cin Mahallesi Cin’i aratmiyor. Kalabaliga alismis Cin halki ic ice yasamayi burada da surduruyor. “Baska ulkeye geldik, bir git!” yok. Anca beraber kanca beraber.

Dukkanlar.

Citibank.

Bizim arkadaslarin elinde cep telefonlari, internetten, yemek icin bir yer ariyoruz. Ozellikle burada yemek istedikleri birsey var. Once lokanta tarzi bir yere giriyoruz. Icerisi cok garip kokuyor. Pek temiz de degil ortalik. Giristeki tezgahta arkadaslarin aradiklari yiyecek var. Ben kendi kendime dusunuyorum; burada kalirsak ne yemesem acaba diye. Neyseki onlarda begenmiyorlar burayi. Sokaga cikip yurumeye devam ediyoruz.

Bir parka dusuyor yolumuz. Tony diyor ki; “Surekli satranc oynayan, meshur, ak sakalli bir bilgin var parkta. Onu gorelim.” “Gorelim” diyorum. Bulamiyoruz ak sakalli bilgeyi ama parktaki acik hava kumarhanelerine bir goz atiyoruz. Cinli cocuklar kaydiraktan kayip, salincakta sallanirlarken, hemen yanda, abileri, babalari, amcalari kagit oynuyorlar. Bu parkta herkese gore bir oyun var. Bu arada buluyoruz gidecegimiz restorani.

Parkta oynayanlar.

Burasi gercekten cok meshur. Bircok odul almis, her turistin ugradigi bir yer: “Great Eastern Restaurant” Iceri girmeye calisiyoruz. Elimizde bir sira numarasiyla disari cikiyoruz. Inanilmaz kalabalik. 40 dakikadan fazla restoranin onunde bekliyoruz. Bende bu sirada ne yemek icin burada bekledigimizi gerek arkadaslardan gerekse disari astiklari resimli menuden gorup ogreniyorum ve hayal kirikligina ugruyorum. “Dim Sum” adli yiyecegi yemek icin burdayiz. Nedir bu “Dim Sum?” “Zeki Muren’de bizi gorebilecek mi?” Hemen yanitliyorum. Bir cesit manti diyebiliriz. Buyuklugunu kavramak icin, simdi bas parmagan ile isaret parmagini birlestir, bir halka gibi yap. Iste hemen hemen bu halka buyuklugunde mantilar. Disi hamur aslinda ama bazilarinin gorunusu bembeyaz jolemsi bir makarnayi andiriyor. Icinde de tavuk, et, domuz, karides gibi cesitli deniz urunleri ve kirmizi fasulye (ki bu tatli olarak sunuluyor) gibi yiyecekler var.

Great Eastern Restaurant ve onunde bekeyen insanlar. Iki katli gibi gorunse de bir de alt kat var. Uc katta dolu.

Uzun bir sure bekleyip siranin bize geldigini hissederek kapidaki resimli menuden neler yiyecegimizi secmeye basladik. Ben resimleri gorunce bunlari yiyemeyecegimi ama yinede tadina bakacagimi soyledim. Herseye ragmen bir sans vermek lazim. Goruntu yaniltici olabilir. Dim sumi ufak kaplarda getiriyorlar ve iclerinde dorder parca bulunuyor. Bizimkiler hemen hemen her cesit dim sumdan birer tane sectiler. Bu sirada da zaten bizi iceri aldilar.

Yesil cay her zaman once gelir. Cayimizi yemek boyunca iciyoruz. Ardindan ilk dim sum, ilk heyecan. Bu dim sum tatli. Hamuru sekerli. Icinde de pure haline getirilmis kirmizi fasulye var. Ben tabi bunu yedikten sonra ogreniyorum. O kahverengi-kirmizi bolumu ayva sanmistim. Zaten yarisini yiyebildim. Ardindan tavuklu, etli, karidesli ve domuzlu dim sumlar geldi. Karidesliden tattim. Sonra tavukluyu denedim. Distaki jolemsi hamur agzinin icinde kayip gidiyor. Yutamadim. Kosarak lavobaya gittim. Insanlarin tadlari, sevdikleri, sevmedikleri ne kadar farkli. Tum restoran bayila bayila yiyor, ben nefret ediyorum.

Yesil cay ve ilk denedigim dim sum. Disi hamur, ortasinda kirmizi fasulye puresi. Benim icin en yenilebiliri bu oldu.

Cesit cesit dim sum. Bu kaplarda, buharda pisiriliyor ve servis ediliyor. Yesil cay bir kurtarici gibi dim sumlarin hemen yaninda.

Dim sum’a herkes doyduktan sonra restorandan da Cin mahallesinde de ayriliyoruz. Otelimize donuyoruz. Arabamiza atlayip Golden Gate’e dogru yola cikiyoruz. Gunesli, guzel bir pazar gunu. Kopruye variyoruz. Zamaninda, bir cok kopru rekoronu elinde bulundurmus Golden Gate. Oldukca yuksek. Guzel yani, kopru trafigi yok. Birde yayalara acik. Bisikletle veya yuruyerek kopruyu gecebiliyorsun. Cok fazla intihar olayi gerceklesiyormus. Bir ara, kenarlara daha uzun parmakliklar koymayi dusunselerde gerek teknik nedenler gerekse halk buna izin vermemis. Simdilik kopru girisinde “Hala bir umut var, rica ederiz intihar etmeyin” seklinde bir uyari var.

Kopruyu geciyoruz.

Biz arabayla hizlica geciyoruz. Hemen karsi ayagin dibinde kopruyu, korfezi ve San Francisco’yu goren guzel bir alani park haline getirmisler. Arabayi uygun bir yere birakip manzaranin tadini cikariyorsun.

Golden Gate

San Francisco Korfezi

San Francisco

Buradan bakip dusunuyorum; gelmeden once burasi hakkinda “Amerika’nin Istanbul’u, Avrupa’si hatta Izmir’i” gibi yorumlar okumustum. Evet, gercekten bu sehirdeyken zaman zaman Amerika’da degil de Avrupa’daki bir sehirdeymissin gibi hisediyorsun. Genel mimari ozellikler, sokaklar, caddeler, insanlar, kopru, deniz, deniz kokusu seni Avrupa’nin gobeginde baslayip, Istanbul’dan gecip Izmir’de biten bir maceranin icine sokuyor. Sevdigim her sehirden biraz katilmis, bambaska bir sehir cikmis ortaya. “Yeniden gorusmek uzere” diyerek donus icin yola koyuluyoruz. San Francisco gezimiz burada son buluyor.

San Francisco: Alcatraz

Evet ne diyordum? Otel odasinda deniz boceklerimizi yedik. Daha fazla oyalanmadan disari ciktik. San Francisco’ya gelmeden cok once Alcatraz Adasi ziyareti icin biletlerimizi internetten almistik. Adaya gitmek uzere, saat 6:30 gibi, sahilde olmamiz gerekiyor. Otobusle Fisherman's Wharf’a gittik yeniden. Ada tamamen turistlik amacla kullaniliyor ve gunun belli saatlerinde su anda gelmekte olan tekne ile seferler duzenleniyor. Teknemiz kiyiya yanasmakla oyalanirken bizde sirada bekliyorduk. Buyukce bir tekne. Ardindan yavas yavas insanlari almaya basladi ve bir sure sonra da hareket ettik. Arka planda yeni batmis Gunes manzarali Golden Gate ve geride kalan San Francisco. Bir yandan bu guzel manzarayi izlerken diyer yandan da ruzgarli havada ve sallanan tekne uzerinde fotograf cekmeye calistim. Birisi de ada hakkinda bilgiler veriyor mikrafonda;

Alcatraz Adası, 1868 - 1963 yılları arasında cezaevi olarak kullanılmış bir adadır. San Francisco Körfezi'nde sahile iki km uzaklıkta 9 hektar alana yayılmış olan Alcatraz Adası, ABD'nin en ünlü hapishanelerinden biri olma özelliğini taşıdı.

Ve devam ediyor;

Önceleri İspanyol'ların yönetiminde olan ada, 'La Isla de los Alcatraces' yani Pelikanlar Adası adını taşımaktaydı. 1848 yılında ABD yönetimine geçen ada, bir süre San Francisco'nun savunması için askeri amaçlarla kullanıldı. 1868 yılında yapılan, yerli isyancıların önderlerinin tutulduğu hapishane, Alcatraz adasının gelecekteki rolünü de belirledi. Ek binalarla giderek büyüyen cezaevi, 1 Ocak 1934 tarihinde federal hapishaneye dönüştürüldü. Disiplinin sıkı tutulması amacıyla yeni hükümlü alınmayıp, diğer cezaevlerinden tehlikeli hükümlüler buraya nakledildi. 1934 Haziran'ında çeşitli yerlerden 196 tutuklu ve hükümlü bu kaçılması çok zor olan adaya taşındı.

Ardindan herkesin bildigi "kacis" hikayelerine deyiniyor kisaca;

Alcatraz Adası, birçok ünlü suçluyu “ağırlamıştır”.

diyor.

Bunlardan bazıları; Al Capone, Doc Barker, "makineli tüfek" George Kelly, "kuş adam" ya da Alkatraz Kuşçusu olarak bilinen Robert Stroud, Bonnie ve Clyde ikilisinin şoförü Floyd Hamilton ve Alvin Karpis gibi isimlerdi. Hükümlülerin sayılarla isimlendirildiği Alcatraz'da çok basit temel gereksinimler dışında hiçbir ayrıcalık yoktu. Cezaevi kitaplığından yararlanmak için bile en az beş yıl sorun çıkarmayan bir mahkum olma şartı aranıyor, aşırı akıntıyla çevrili adadan kaçışın çok zor olduğu hapishane koşulları, esir kamplarına benziyordu.

Tum bunlari anlatirken 15-20 dakika geciyor ve zaten adaya variyoruz.

Alcatraz’dan kacmamizi saglayacak olan tekne. Hava serin, yuzulmez simdi kacicaz diye.

Gun batimi, Golden Gate

Gunun birinde buraya yolunuz duserse, benim gibi, burayi aksam ziyaret edin. Tekne adanin kiyisina yavas yavas yaklasiyor. Biraz onceki ruzgardan, dalgalardan eser kalmamis cevre garip sessizlige ve sakinlige burunmus. Sari isiklarin aydinlattigi yikik dokuk binalar biraz rahatsiz ediyor. Zaten oldum olasi gecmiste kotu, uzucu olaylarin yasandigi yerleri, simdi artik turistlik oldu diye ziyaret etmekten hoslanmam. Ama almislar bilet benim icinde, buralara kadar da geldik. Zaten adadan da kacis yok.

Iniyoruz. Dogal bir gruplanma olusuyor. Biz ilk grupta kaliyoruz. Asil hapishanenin oldugu bolume, yukari dogru yuruken zaman zaman duruyoruz. Rehberimiz cevremizdeki binalar ve hapishane hakkinda bilgiler veriyor. Bu binalar gardiyanlarin yasadigi yerlermis. Bunu ogreniyoruz mesela. Ardindan yolumuza devam ediyoruz. 2-3 kere daha bu sekilde mola verdikten sonra hapishaneye variyoruz.

DSC05975

Gardiyanlarin kaldigi binalar.

Bu noktadan sonra cok basarili buldugum uyguluma basliyor. Herkese boynuna asacagi bir “player” ve kulaklik veriliyor. Tek kotu yani 1-2 dile destek vermeleri. Tahmin edecegin gibi Turkce bu 1-2 dil arasinda degil. Herkes takiyor kulakligini. Artik hikayeleri, bilgileri rehber anlatmiyor, kulakligindan dinliyorsun. Ben basta pek anlamdim ne konusuluyor, oylesine dolaniyorum. Belki baska muzikler falan eklemislerdir diye “player” i kurcaliyorum. Bir sure sonra, artik adanin havasindan midir bilemeyecegim, anlamaya basliyorum hikayeleri. Anlatici sana direktifler veriyor. Mesela “…… tabelasini gordugun yerden saga don. Orada kutuphaneyi goreceksin” diyor. Kutuphaneyi buluyorum. Burayi incelerken anlatici, bilgiler veriyor. Bazen gardiyanlarin, bazen taniklarin sesinden hikayeler anlatiliyor. Arka plan da canlandirma konusmalari var. Iste bu sesler ve onundeki goruntu o anda olanlari hayal etmeni ve sanki olaylari uzaktan izleyen gorunmez bir tanikmissin gibi hissetmeni sagliyor. Benzer sekilde yasanan kavgalari, kacis cabalarini dinlemek seni de olaylarin icine surukluyor.

Hapishane girisinde ilk karsilasilan oda, mahkumlarin banyo olarak kullandigi alan.

Kisaca gorduklerimden de bahsedeyim ve etkilendigim bir hikayeyi anlatayim. Fotograflarda da goruldugu gibi hucreler cok ufak. Bazi hucreleri, kalan “unlu” mahkumlarin esyalari ve ugraslariyla dekore etmisler. Pencereler yuksekte ve kalin demirlerle cevrelenmis durumda. Sadece dikiz aynasi buyuklugundeki bolmelerden disaridaki muhtesem korfez ve San Francisco manzarasini gorebiliyorsun. Kurallar oldukca agir. Uymayanlar icin cezalar da. 5-6 hucre ceza amacli kullaniliyor. Diger hucrelerle ayni boyutta olan bu hucrelerin, normal parmaklikli kapisinin disinda, buzdolabi kapisi gibi bir kapisi daha var. Iceri de yatacak yer dahil hic birsey yok. Kapkaranlik. Ben bir adim atip hucreye girmek istesem de buyuk bir korku ve rahatsizlik hissedip disari ciktim. Hikayeye gore de, bu hucreye dusen adini hatirlamadigim mahkumlardan biri, ceketinin dugmesini kopartip havaya atarmis. Ardindan yere dusen dugmeyi, zifiri karanlikta, el yordamiyla bulmaya calisirmis. Sadece zaman gecirebilmek icin buldugu bir oyun iste.

Ornek hucreler.

Disariyi gormeni saglayan ufak pencereler.

Karanlik ceza hucreleri.

Koridorlar. Ust kattaki hucrelerin kapilari zaman zaman hizlica acilip kapaniyor.

Bu karanlik hucreden sonra tur biraz sikinti vermeye basladi. Kulagimda bagirismalar, kavgalar, gurultuler. Kulakligini cikarttiginda buyuk bir sessizlik. Sadece ayak sesleri. Yaklasik yarim saat suren “Audio Tour” un ardindan hediyelik esya satan bolumde oyalandik. Burasiyla ilgili cevremde bir sey olmasini istemedigimden, ben hic birsey almadim. Ama alinabilecek guzel urunler var: Mahkumlarin kullandigina benzer metal bardaklar, mutfak esyalari, haritalar, t-shirtler, hucre anahtarlari…

Cikisa yakin gordugum bu yazi icinde bulundugum ruh halini en iyi sekilde acikliyordu: “Alcatraz, hic bir zaman hic kimse icin iyi olmamistir.” Benim icinde olmadi. Bir an once ayrilma istegiyle binanin disina ciktim. Gerek “Audio Tour” gerekse icerideki atmosfer boyle hissetmemi sagladi ve sanirim onlarin da amaclari zaten buydu.

Ayni yoldan geri donerken yine rehberimiz arasira durarak, yuksek bir yere cikarak, sanki ilk defa anlatiyormus gibi bir heyecanla hapishane hakkinda hikayeler anlatmaya devam etti. Ozellikle, unlu mahkumlarin birinden, İtalyan asıllı Amerikalı mafya lideri Al Capone’dan bahsetti;

Amerikan ekonomisinin zor günler yaşadığı 1930'larda güç kazanmaya başlayan Al Capone, dönemin yasakları ve bu yasakların doğurduğu fırsatları son derece profesyonel yöntemlerle karşılamış, böylece hem maddi hem de politik güçlerini artırmış. Büyük buhran yıllarında neredeyse hükümet sahibi olan ünlü gangster Al Capone, suç işlemeye çocukken başladığını şu sözlerle anlatmistir: “Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.”

Ardindan devam ediyor;

İşlediği diğer suçlardan dolayı bir türlü yakalanamayan Al Capone, vergi kaçakçılığından 22 Ekim 1931 tarihinde 11 yıl hapis cezası aldı ve Alcatraz Hapishanesi'ne girdi. Alcatraz hapishanesindeki şartlar sebebiyle çok sert bir insandan oldukça yumuşak bir insana dönüştü.

diyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Tekneye gecmeden once son duragimiz baska bir bina. Iceride 10-15 dakikalik, ada hakkinda bir video gosteriliyor. Ayakustu bu videoyu izliyoruz. Adanin hapishane disindaki tarihinden, dogasindan burada yasayan insanlardan ve bir ara adayi isgale kalkisan kizilderilerden bahsediyor. Boylelikle aklimizda, burasiyla ilgili, guzel hatiralar kaliyor. Teknemize atlayip, geri donuyoruz. Yasanan kotu yillar, anilar ve ada geride kaliyor.

Karaya yeniden ayak bastiktan sonra yemege gittik. Ben yine balik yedim. Bu seferki tam pismis ve oldukca lezzetli bir somondu. Deniz kenarindaki bir sehirde daha fazla balik cesidi olmasi gerek diye dusunuyorum. Henuz kesfedemedigime veriyorum. Yemekten sonra biraz yuruyus ve kisa bir otobus yolculugu ile odamiza geri donuyoruz. Yorgun ama ozgur bir sekilde uyuyoruz. Yarin sabah Cin Halk Cumhuriyeti’ne gitmek uzere yola cikacagiz.

Not: Alcatraz’daki rehberler, inanmazsin, Wikipedia’da ne yaziyorsa aynisini anlatiyorlar. Ben de cok sasirdim simdi…

San Francisco

Cuma gunu erken uyandim. Cantami hazirladim. Biraz kalin kiyafetler sectim. Saat 9 gibi Daniel ve Traci beni almak uzere eve geldiler. Hep beraber Arcinas'larin evine gittik. Oradan da saat 10 bucuk gibi San Francisco'ya (SF) dogru yola ciktik.

SF, bizden 8-9 saat uzakta. Istanbul – Izmir gibi diyelim. Akli basinda, parasi da cebinde olan bir kisi icin ucak en iyi yol. Birinden biri eksik oldu mu kendini arabanin icinde buluverirsin boyle. Las Vegas yoluna gore cok daha zevkli bir yol. Arasira kiyi okyanus seridini takip ediyorsun. Cevre col degil. Ormanlik bir alan da yok ama kisa boylu yesillikler ve tarlalar var. 2-3 saat gittikten sonra birseyler yemek uzere bir yerde durduk. Adini hatirlamiyorum ama beyaz tek katli evleri, palmiyeleri ve deniz kokusuyla bir tatil yoresini andiriyor. Artik Bodrum mu desem, Cesme mi bilemedim. Cesme sanirim.

Yola devam ediyoruz. Gunluk guneslik guzel bir hava var. Arasira uyuyorum, arasira yanima kitap almisim Ingilizce calisiyorum. Bir ara arabanin ici sarimsak kokusuyla doluyor. Gectigimiz bolge sarimsak tarlalariyla dolu. Sarimsakla ilgili her turlu urunleri satan dukkanlar var yol boyunca. En son "Sarimsakli Dondurma" levhasini goruyorum. Benimki, herzamanki gibi, sarimsaksiz olsun lutfen.

SF'ya vardigimiza iliskin belirtiler var. Trafik durma noktasinda. Uzaktan Yahoo!, Microsoft ve eBay'in ofisleri gorunuyor. Oracle'in silindir seklindeki binalari veritabani simgelerini cagristiriyor. Belki de sadece bir tesaduf. Bu arada icinde San Francisco gecen sarkilardan olusan bir calma listesi yapmistim yola cikmadan once. Dondure dondure dinliyoruz. Bulabildigim 9 parca soyleydi;

  • Arctic Monkeys / Fake Tales Of San Francisco
  • Eric Clapton / San Francisco Bay Blues
  • Eric Burdon & The Animals / San Franciscan Nights
  • Brett Dennen / San Francisco
  • Chris Isaak / San Francisco Days
  • Vanessa Carlton / San Francisco
  • Scott McKenzie / San Francisco
  • Global Deejays / The Sound of San Francisco
  • Tony Bennett / I left my heart in San Francisco

Bir yandan da kitaplardan, internetten aksam yemegi icin bir yerler ariyoruz. Pek birsey bulamadik. Otele gitmeden once Anthony'nin bir arkadasina ugradik. Yol iz bilir diye onu da arabaya alip otele gittik. Otelde kotu bir supriz bizi bekliyordu. Tam ayrintisini bilemiyorum ama rezervasyonumuz da bir problem olmus. Bu gece burada kalamayacagimizi soyluyorlar. Yakindaki diger bir otele yolluyorlar bizi. Bir kac blok otede Greenwich Inn adinda bir otel. Odamiza yerlesip fazla zaman harcamadan disari cikiyoruz. Moralimizi bozmuyoruz boyle seylere.

Hava biraz serin. Ama cok soguk degil. Yuruye yuruye dolasiyoruz. Sokaklar inisli cikisli. Oyle cokta genis degil. Aralardan korfez gorunuyor. Yol iz bilir diye yanimiza aldigimiz arkadas gitmek istedigimiz restorani bulamiyor. Saatte 10'u gecmis. Acik bir yerler bakiyoruz. Sonunda kafamizi sokacak bir Cin restorani cikiyor karsimiza. Her daim acik, ucuz ve garip... Bir turlu sevemedim su Cin yemeklerini. Ama acim. Yiyebildiklerimden tirtikliyorum.

Yol kenarlarinda, agaclarin yaninda sahipsiz ayakkabilar var. Bu sehirde cok sayida insan sokakta yasadigindan dolayi, evli ve ayakkabali insanlar, artik giymeyecekleri ayakkabilarini bu sekilde bir koseye birakip sokaktaki insanlara yardimci olmaya calisiyorlar.

Yemege calistigim bir cin yemegi. Cayi da yemekten once veriyorlar.

Oradan cikip otelimize dogru yuruduk. Herkes yorgun. Sabahta erken kalkma niyetindeyiz. Odamiza gidip uyuyoruz.

Cumartesi sabahi 8'de uyandim. Kendimi disari attim. Temiz ve gunesli bir hava. Tepeler sisli puslu. Yollar kalabalik. Soyle bir otelin cevresini turladim. Hala acim biraz. Hemen yakinda kahvalti yenecek bir yer gozume carpti. Odaya dondum. Bizimkiler de uyanmis, toparlaniyorlar. Dun gece kalamadigimiz otele tasinmamiz gerek. Esyalari arabaya yukleyip hareket ediyoruz. Cok fazla ilerlemeden duruyoruz cunku benim biraz once gordugum yer onlarin da kahvalti etmek istedikleri guzel bir yermis. Ben burada guzel bir kahvalti yaptim. Gun icinde istedigimiz Cin restoranina gidebiliriz artik. Ben birsey yemesem de olur.

DSC05730

Greenwich Inn manzarasi.

Yeni otel odamiz daha guzel. Esyalari odaya birakip yeniden cikiyoruz. Yuruye yuruye once Lombard sokagina gittik. Bunun icin biraz yokus yukari yuruduk. Yukari ciktikca da manzara guzellesiyor. Buraya gitmemizin sebebi sokagin sekli. Kisa ve sadece virajlardan olusan bir yer. Trafige acik. Arabalar cok yavas ilerleyebiliyorlar. Hemen yanimizdan kablo arabasi geciyor. Bu araclar San Francisco'nun simgesi ayni zamanda. Bende binmek istiyorum. Kivrimli Lombard sokagini gorup sahile dogru yoneliyoruz. Sahilde Fisherman's Wharf adli bolgeye variyoruz. Deniz kenari cok guzel. Korfezdeki adalari ve Golden Gate koprusunu gorebiliyorsun. Hava acik ancak ilginc bir sekilde sis sadece Golden Gate koprusunun cevresini kaplamis. O yuzden ilk gun kopruyu goremedim diyebilirim. Marinada biraz oyalandik. Gemicilikle ilgili acik hava muzesi yapmislar. Oralari dolastim.

Lombard’a yuruyus ve arkamizda kalan manzara.

Kablo arabasi ve Alcatraz Adasi.

Lombard’in kivrim kivrim yolu.

Golden Gate’i kaplayan sis.

Kablo arabalara binme amacindayiz. 11$'a gunluk bilet aliyoruz. Bu bilet ayni zamanda sehirdeki tum toplu tasim araclarina binmemizi saglayacak. Sira var. Oncesinde, biraz otedeki alisveris alanina geciyoruz. Burada "Ghirardelli Chocolate" adli meshur bir cikolata dukkani var. Evdekilere hediye icin ufak tefek seyler aldim. Ardindan kablo arabasi icin siramiza geri donduk.

Bu araclar oldukca ilginc. Iterek harekete geciyor. Motorlari yok. Asagidaki kanaldaki celik kabloyu tutarak yoluna devam ediyor. Turistlerin gozdesi. Tasima amacli pek kullanilmiyor. Aslinda merkezi noktalardan geciyor. Binme sirasi bize geliyor. Ben oturmak istemiyorum. Tutunarak gidicem. Hareket ediyoruz. Oyle yavas, tin tin giden bir arac degil. Yokuslari hizlica tirmaniyor. Gayet eglenceli. Sende bu arada guzel bir sehir turu atmis oluyorsun.

Kablo arabasinin son duragi Market Caddesi. Sahildeyken dusunmustum, yollarda bu kadar trafige neden olan insan kalabaligi nerede acaba diye. Cevabimi burada aliyorum. Caddeler, sokaklar oldukca kalabalik. Cadde boyunca alisveris merkezleri ve dukkanlar var. Oldukca hareketli bir bolge. Burada cok zaman harcamiyoruz. Yemek icin ozel bir yere gitme cabasindayiz. Hemen yan sokaktaki duraktan otobuse atlayip yeniden yola cikiyoruz. Otobus demisken onlardan da bahsedeyim biraz. Cok cok eskiden Izmir’de vardi bunlardan. Mithat Pasa caddesinde calisirlardi. Troleybusler. Burada en yaygin toplu tasim araci simdi. O yuzden her caddenin uzerinde elektrik telleri var. Bizdekilerde boyle miydi bilmiyorum ama elektrik teli olmayan caddelerde de boynuzlarini indirip yola devam ediyorlar.

Acik hava satranc turnuvasina genellikle evsizler ev sahipligi yapiyor. Yenilirsen para veriyor musun bilemiyorum. (Market Street)

Birseyler yiyecegimiz yere ulasiyoruz. Burasiyla ilgili iki fotograf gostermek istiyorum simdi sana: Birinci fotograf, buradaki tum menuyu gorebilecegin fotograf. Sadece cig / haslanmis deniz urunlerinin satildigi bir yer. Iceride sadece 10-15 kisinin ayni anda oturabilecegi bir bar var. Ikinci fotograf, iceriye girmek icin bekleyen musterilere ait. Sanirim hersey acik.

Birinci fotograf: Tum menu.

Ikinci fotograf: Sira.

Burada bir yarim saat kirk dakika bekledikten sonra, sira bize gelmek uzereyken, artik daha fazla bekleyemeyecegimize ve yiyeceklerimizi paket yaptirip otelimize donmeye karar verdik. Bu sefer bir taksiye atladik. Takside calan caz muzigimizi dinleye dinleye otelimize vardik. Odamizda deniz boceklerimizi yedik. Ben kalamar yedim. Basariliydi.

San Francisco gezimiz kaldigimiz yerden devam edecek ve orada hapislere nasil dustugumu ogreneceksin.

07 Ekim, 2009

Oktoberfest

Sabah ise geldim. Bilgisayarimi actim. Tam guzel guzel calismaya baslayacaktim ki disaridan sesler gelmeye basladi. Kendi ekibimden Rez ve yoneticim tartisiyorlardi. Kapi komsularim James ve Jared odama geldiler. Beraber neler olup bittigini anlamaya ve konusulanlari duymaya calistik. Tam olarak nicin tartistiklari anlasilmiyordu. 5-10 dakika sonra tartisma kesildi ve bir daha da Rez’i gormedim. Yaklasik 2-3 hafta once yasanan bu olay sonunda yazilim ekibinde 2 kisi kaldik. Bir de koordinasyonu saglayan e-ticaret yoneticisi var. Bu nedenle isler oldukca yogun.

Gunler kisalmaya basladi. Artik is cikisinda Gunes’i goremiyoruz. Havalarda serinledi. Iki hafta once 2009 deniz sezonunu da kapattik ki bence biz gittigimizde sezon coktan kapanmisti. Bulutlu, serin ve tenha bir plaj gunu oldu. Geceleri de serin oluyor. Dun gece klimayi 80 Fahrenheit (~26 Celsius) ayarladim da yattim. Bu arada Celsius’a alisik olupta Fahrenheit yasamak guzel. Rakamsal olarak moralin hep yuksek oluyor.

Gecen cumartesi gunu Oktoberfest icin hepberaber Los Angeles’a gittik. Genis bir alaninin uzerini tente ile kapamislar. Buyuk bir sahne hazirlamislar. Ortalara masalari yerlestirmisler. Hersey guzel gorunuyor. Oldukca kalabalik. Alman yemekleri yedik, Alman birasi ictik ve Almanca sarkilar soyledik. Arasira yarismalar yapiyor: En hizli bira icme yarismasi, bira bardagini en fazla sure tutma yarismasi…

Oktoberfest 12 Eylul – 25 Ekim tarihleri arasinda gerceklesiyor. Biz 3 Ekim’de katildik.

Egelenceli Alman orkestrasi

En hizli sosis yeme yarismasi

Kizlararasi en hizli bira icme yarismasi.

Artik heyecanla Cadilar Bayrami icin hazirlaniyoruz. Her alisveris merkezi, her magaza, oyun parklari hatta evler cadilar bayrami temali suslerle suslendi. Bizimde en fazla tartistigimiz konu “cadilar bayraminda kostumumuz ne olacak?” konusu. Ilk cadilar bayramim oldugu icin benim hic bir fikrim yok bu konuda. Senin var mi?