San Francisco’da gunesli bir pazar sabahina uyandim bu sabah. Artik Golden Gate Koprusu’nu gormek niyetindeyim. Ama ondan once birseyler yemek uzere bence yapilabilecek en son seyi yapiyoruz ve Cin mahallesine gidiyoruz.
Otelimizin onunden bir taksiye atliyoruz. 10-15 dolarlik bir yolculuktan sonra trafigin artik ilerlemedigi bir sokaga dusuyoruz. Arabayla devam edecek gibi gorunmuyor. Bu sirada taksi soforu cevre hakkinda onemli ip uclari veriyor; “San Francisco’nun en kotu yeri burasidir” diyor. Trafik bakimindan herhalde diye dusunuyorum. Taksiden iniyoruz. Artik San Francisco’daymisim gibi hissetmiyorum. Buradaki herkes Cinli. Dukkan tabelalari Cince. Meyveler, sebzeler, yemekler bambaska. Cince konusuluyor, Ingilizce bilinmiyor. Kendini tamamen soyutlamis bir Cin ulkesi.
Cin Mahallesi Cin’i aratmiyor. Kalabaliga alismis Cin halki ic ice yasamayi burada da surduruyor. “Baska ulkeye geldik, bir git!” yok. Anca beraber kanca beraber.
Dukkanlar.
Citibank.
Bizim arkadaslarin elinde cep telefonlari, internetten, yemek icin bir yer ariyoruz. Ozellikle burada yemek istedikleri birsey var. Once lokanta tarzi bir yere giriyoruz. Icerisi cok garip kokuyor. Pek temiz de degil ortalik. Giristeki tezgahta arkadaslarin aradiklari yiyecek var. Ben kendi kendime dusunuyorum; burada kalirsak ne yemesem acaba diye. Neyseki onlarda begenmiyorlar burayi. Sokaga cikip yurumeye devam ediyoruz.
Bir parka dusuyor yolumuz. Tony diyor ki; “Surekli satranc oynayan, meshur, ak sakalli bir bilgin var parkta. Onu gorelim.” “Gorelim” diyorum. Bulamiyoruz ak sakalli bilgeyi ama parktaki acik hava kumarhanelerine bir goz atiyoruz. Cinli cocuklar kaydiraktan kayip, salincakta sallanirlarken, hemen yanda, abileri, babalari, amcalari kagit oynuyorlar. Bu parkta herkese gore bir oyun var. Bu arada buluyoruz gidecegimiz restorani.
Parkta oynayanlar.
Burasi gercekten cok meshur. Bircok odul almis, her turistin ugradigi bir yer: “Great Eastern Restaurant” Iceri girmeye calisiyoruz. Elimizde bir sira numarasiyla disari cikiyoruz. Inanilmaz kalabalik. 40 dakikadan fazla restoranin onunde bekliyoruz. Bende bu sirada ne yemek icin burada bekledigimizi gerek arkadaslardan gerekse disari astiklari resimli menuden gorup ogreniyorum ve hayal kirikligina ugruyorum. “Dim Sum” adli yiyecegi yemek icin burdayiz. Nedir bu “Dim Sum?” “Zeki Muren’de bizi gorebilecek mi?” Hemen yanitliyorum. Bir cesit manti diyebiliriz. Buyuklugunu kavramak icin, simdi bas parmagan ile isaret parmagini birlestir, bir halka gibi yap. Iste hemen hemen bu halka buyuklugunde mantilar. Disi hamur aslinda ama bazilarinin gorunusu bembeyaz jolemsi bir makarnayi andiriyor. Icinde de tavuk, et, domuz, karides gibi cesitli deniz urunleri ve kirmizi fasulye (ki bu tatli olarak sunuluyor) gibi yiyecekler var.
Great Eastern Restaurant ve onunde bekeyen insanlar. Iki katli gibi gorunse de bir de alt kat var. Uc katta dolu.
Uzun bir sure bekleyip siranin bize geldigini hissederek kapidaki resimli menuden neler yiyecegimizi secmeye basladik. Ben resimleri gorunce bunlari yiyemeyecegimi ama yinede tadina bakacagimi soyledim. Herseye ragmen bir sans vermek lazim. Goruntu yaniltici olabilir. Dim sumi ufak kaplarda getiriyorlar ve iclerinde dorder parca bulunuyor. Bizimkiler hemen hemen her cesit dim sumdan birer tane sectiler. Bu sirada da zaten bizi iceri aldilar.
Yesil cay her zaman once gelir. Cayimizi yemek boyunca iciyoruz. Ardindan ilk dim sum, ilk heyecan. Bu dim sum tatli. Hamuru sekerli. Icinde de pure haline getirilmis kirmizi fasulye var. Ben tabi bunu yedikten sonra ogreniyorum. O kahverengi-kirmizi bolumu ayva sanmistim. Zaten yarisini yiyebildim. Ardindan tavuklu, etli, karidesli ve domuzlu dim sumlar geldi. Karidesliden tattim. Sonra tavukluyu denedim. Distaki jolemsi hamur agzinin icinde kayip gidiyor. Yutamadim. Kosarak lavobaya gittim. Insanlarin tadlari, sevdikleri, sevmedikleri ne kadar farkli. Tum restoran bayila bayila yiyor, ben nefret ediyorum.
Yesil cay ve ilk denedigim dim sum. Disi hamur, ortasinda kirmizi fasulye puresi. Benim icin en yenilebiliri bu oldu.
Cesit cesit dim sum. Bu kaplarda, buharda pisiriliyor ve servis ediliyor. Yesil cay bir kurtarici gibi dim sumlarin hemen yaninda.
Dim sum’a herkes doyduktan sonra restorandan da Cin mahallesinde de ayriliyoruz. Otelimize donuyoruz. Arabamiza atlayip Golden Gate’e dogru yola cikiyoruz. Gunesli, guzel bir pazar gunu. Kopruye variyoruz. Zamaninda, bir cok kopru rekoronu elinde bulundurmus Golden Gate. Oldukca yuksek. Guzel yani, kopru trafigi yok. Birde yayalara acik. Bisikletle veya yuruyerek kopruyu gecebiliyorsun. Cok fazla intihar olayi gerceklesiyormus. Bir ara, kenarlara daha uzun parmakliklar koymayi dusunselerde gerek teknik nedenler gerekse halk buna izin vermemis. Simdilik kopru girisinde “Hala bir umut var, rica ederiz intihar etmeyin” seklinde bir uyari var.
Kopruyu geciyoruz.
Biz arabayla hizlica geciyoruz. Hemen karsi ayagin dibinde kopruyu, korfezi ve San Francisco’yu goren guzel bir alani park haline getirmisler. Arabayi uygun bir yere birakip manzaranin tadini cikariyorsun.
Golden Gate
San Francisco Korfezi
San Francisco
Buradan bakip dusunuyorum; gelmeden once burasi hakkinda “Amerika’nin Istanbul’u, Avrupa’si hatta Izmir’i” gibi yorumlar okumustum. Evet, gercekten bu sehirdeyken zaman zaman Amerika’da degil de Avrupa’daki bir sehirdeymissin gibi hisediyorsun. Genel mimari ozellikler, sokaklar, caddeler, insanlar, kopru, deniz, deniz kokusu seni Avrupa’nin gobeginde baslayip, Istanbul’dan gecip Izmir’de biten bir maceranin icine sokuyor. Sevdigim her sehirden biraz katilmis, bambaska bir sehir cikmis ortaya. “Yeniden gorusmek uzere” diyerek donus icin yola koyuluyoruz. San Francisco gezimiz burada son buluyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder